LAZURİ ENSTİTU

Laz Enstitüsü - Laz İnstitute - Lazepe Do Lazurişi Oxori
Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Pazar Laz (Lazca gramer)

2000 yılına kadar Lazca üzerine yapılan akademik çalışmaların tamamı Türkiye dışında yapılmıştır. Ancak 2000 yılında, Boğaziçi Üniversite’sinde, Prof. Dr. Eser Taylan danışmanlığında Tanju Gürpınar’ın hazırladığı ilk Lazca yüksek lisans tezi bir başlangıç oldu. Birkaç yıl sonra Yard. Dç. Dr. Balkız Öztürk danışmanlığında yüksek lisans öğrencisi Betül Emgin Lazca üzerine 2. tezi hazırladı. Çalışmalar yüksek lisans tezleri ile sınırlı kalmadı. Öğretim üyeleri ve yüksek  lisans öğrencilerinin katılımı  ile  bu sefer bir Lazca gramer kitabı yazıldı. Çalışma Lazca’nın Pazar diyalektini kapsadığı için de “Pazar Laz” adı verildi.

Biz de İngilizce yayımlanmış Pazar Laz kitabını tanıtmak için  kitabın editörlerinden
Yard. Dç. Dr. Balkız Öztürk ve Yard. Dç. Dr. Markus Pöchtrager ile küçük bir röportaj yaptık.

 

Bu dilbilgisi çalışması; Lazcanın, Atina diyalekti olarak da bilinen, Pazar diyalektinin temel özelliklerini sunmaktadır. Lazca, Türkiye’de konuşulan bir Kafkas dilidir. Megrelce, Gürcüce ve Svanca ile birlikte Güney-Kafkas kolu olarak adlandırılan alt gruba aittir. Lazca yok olma tehlikesi altında bir dildir. Dili konuşanların sayısının 50.000 ile 500.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.  Bu dilbilgisi kitabı için toplanan bilgilerin çoğu, 2010 baharında Boğaziçi Üniversitesi’nde Balkız Öztürk ve Markus A. Pöchtrager tarafından verilen dilbilimsel saha çalışmaları dersi sırasında anadili Pazar Lazcası olan İsmail Bucaklişi’den toplanmıştır. Bu dilbilgisi; derse katılan öğrenci ve öğretim üyeleri tarafından ortaklaşa yazılmıştır. Kitapta yer alan ek materyal ise öğretim üyeleri (Aslı Göksel, Balkız Öztürk ve Markus A. Pöchtrager) tarafından yürütülen ve Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırma Fonu tarafından desteklenen üç farklı araştırma projesinden gelmektedir.

Bu kitap, Pazar Lazcasının fonoloji (sesbilim), morfoloji (biçimbilim) ve sözdizimini, yaklaşık 600 örnekle destekleyerek, detaylı olarak tartışmakta ve ana metinde kapsanan birçok konuyu örneklendiren Lazca bir metinle sona ermektedir. Kitap Kafkas dilleri uzmanlarından teorik dilbilimcilere kadar, geniş bir kitlenin ilgisini çekecek niteliktedir.  

Kitap hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

Bu kitap Lazca’nın Pazar’da konuşulan diyalektinin temel dilbilgisel özelliklerini içeriyor. Pazar Lazcası’nın sesbilgisel (fonolojik), biçimbilgisel (morfolojik) ve sözdizimsel (sentaktik) özelliklerini anlatıyor ve bu konuları örneklendiren Lazca bir öykü sunuyor.

Bu kitap fikri nasıl doğdu ve nasıl ortaya çıktı?

2009 yılında Yard. Doç. Dr. Markus Pöchtrager ve Yard. Doç. Dr. Balkız Öztürk Boğaziçi Üniversitesi Dilbilim Yüksek lisans programı çerçevesinde bir saha çalışması metodolojisi (field methods) dersi açtı. Bu derste amaç ana dili Lazca’nın Pazar diyalekti olan İsmail Avcı Bucaklişi’ye çeşitli sorular sorarak Lazca’nın sesbilgisel, biçimbilgisel ve sözdizimsel özelliklerini çözümlemeye çalışmaktı. Bu ders sayesinde bu diyalekt konusunda epey bir materyal toplanmıştı. Daha sonra bunları bir kitap haline getirme fikri doğdu. Böylelikle hem öğrencilerin çalışmaları değerlendirilmiş olacaktı hem de yok olma tehlikesi altında olan Lazca için detaylı bir dökümantasyon yapılmış olacaktı.

Neden Pazar Laz adını verdiniz?

Kitabı oluşturan datayı aldığımız İsmail Avcı Rize’nin Pazar ilçesindendi.  Bu kitap onun diyalektini yansıttığı için bu adı yani Pazar Lazcası’nı seçtik.

Kitap nerede yayımlandı?

Kitap çeşitli diller üzerine yazılmış dilbilgisi çalışmalarını yayınlayan Almanya Münih’teki LINCOM yayınevinin Languages of the World Materials serisi kapsamında yayınlandı.

Kimler katıldı bu çalışmaya?

Bu çalışmaya, Boğaziçi Üniversitesi Dilbilim Yüksek lisans programından dört öğretim üyesi (Yard. Doç. Dr. Markus Pöchtrager, Yard. Doç. Dr. Balkız Öztürk, Prof. Dr. Eser Erguvanlı Taylan ve Doç. Dr. Aslı Göksel) ile 6 yüksek lisans öğrencisi (Betül Emgin, Neşe Kaya, Ömer Demirok, Özge Sarıgül, Songül Gündogdu ve Ümit Atlamaz) ve Lazca bir metinle İsmail Bucaülişi katıldı. Herkes kendi uzmanlığı veya ilgi alanı doğrultusunda dilbilgisinin farklı bölümlerini yazdı. Markus Pöchtrager ve Balkız Öztürk kitabın genel editörlüğünü yaptılar.

Kitabın içeriğinden bahseder misiniz?

Kitap dört ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm Pazar Lazcası’nın ses bilgisini derinlemesine inceliyor. İkinci bölüm Pazar Lazcası’ndaki sözcük ve ek bilgisi üzerine. Sırasıyla adsılların, eylemlerin ve edatların iç yapılarını alabildikleri çekim ve yapım eklerini tartışıyor. Üçüncü bölüm ise sözdizime bakıyor ve farklı tümce yapılarını inceliyor. Bu bölümde daha önce Lazca üzerine yapılmış hiçbir dilbilgisi çalışmasında bulunmayan sözdizim ve ezgi (entonasyon) ilişkisi anlatılıyor. Dördüncü bölüm Pazar diyalektinde kısa bir öyküden oluşan örnek bir metin sunuyor. Kitabın sonunda ayrıca Lazca üzerine yapılmış çalışmaları listeleyen geniş bir kaynakça bulunuyor.

Bu kitabın Türkçe çevirisini de düşünüyor musunuz?

Evet, düşünüyoruz. Uzun vadede kesinlikle böyle bir planımız var. Bu sayede kitap Türkiye’de de geniş kitlelere ulaşmış olacak.

 

 

Kaybolan Seslere İnat

Irmaklar gibi ölür diller

Dilini bürüyen sözcükler bugün

düşüncenin kalıbına dökülen

konuşurken dudaklarınla dişlerin arasından

şimdi, bugün

soluk hiyeroglifler olacak

on bin yıl sonra bugünden

– Carl Sandburg

Zeynep ÖZÇELİK

 

Gönüllü dilsel geçiş adını verdikleri ise olmak istediğini olma hakkı elinden alınmış, geçmişlerine yabancılaştırılmış halkların ‘gönüllü’ değil, ‘zorunlu’ seçimiydi.Birçok dilin, özellikle sınır dillerinin başına gelen üç kuşaklı bir dilsel geçiştir. Bu geçişte çocuklar dedelerine yabancı hale gelir. “Sınırdaki tekdilli topluluklar önce ikidilli, sonra yayılmacı tekdilli olurlar” (224). Bu geçiş tüm ulus devletlerde hakimdir ve Lazca da bu geçişi yaşamış dillerdendir.

Sahi nasıl ölür ırmaklar? Deryaya karışma yazgısı mıdır ölümden kasıt yoksa coşkunluğuna kem gözleriyle, gür sesli boğazına kirlenmiş elleriyle, sinsice saldıran; kendini güneşin altında canlı ve cansız ne varsa hepsinin hakimi sayan insandan mamul o cani mi kıyar canına ırmağın? Denizi bulduysa ırmak, çağlayıp durulmasının sırrına ermiş, daha bir ‘var’ olmuştur. Irmağı ve damarlarına hayatı sürdüğü ağacı ve ağacın sinesinde uyuttuğu sincabı ve sincabın komşusu adı pek bilinmez kuşu ve dahi ömrü ağacın gövdesinde dolaşmak olan karıncayla böceği yok etmek insan ‘hüneri’..Kendini kendi kılan o tılsımlı seslere kastedip de kendi soluğunu kesen insan; kullandığında ırmak olup çağlamaya amade kelimeleri kullanmaz da, ırmağı denize kavuşturup perçinlemez de varlığını; susar ve mahkum eder kuruyup yok olmaya velhasılıkelam…

Böylesi bir girizgahtan sonra aslında dergide bu yerin bana ayrılış nedeninin dünya dillerinin yokoluş sürecini bilimsel bir üslupla anlatan Kaybolan Sesler adlı eserin bir incelemesini yapmak olduğunu belirtmeliyim evvela. Tam da bu noktada bilmeniz gereken bir diğer şey ise şu: Bir aşk romanında esas oğlanın yerine sevdiğini koyup okuyan bir aşık gibi tıpkı, Lazca’nın refakatinde okudum bu eseri. Tüm bunlar, sesine Lazca’nın kokusu sinememiş bir Laz kızının okuduğudur…

Öncelikle kitabın özde taşıdığı dert, dilin kendi kendini ayakta tutabilen bir varlık olmayışına ilişkindir. Dilbilimcilerin hesapları yeryüzünde 5000-6000 dil olduğunu söylerken, bir yandan da acı bir feryatla bu dillerin en az yarısının gelecek yüzyılı göremeyeceğini haykırıyor.

 

Neden Yitiyor Onca Ses?

“Toplulukların esenlikte olmadığı yerde dilleri tehlikededir. Diller konuşucularını yitirdikleri için ölürler” (Nettle ve Romaine 21). Şüphesiz ki bir dilin yok oluşunu birçok farklı etken tetikler fakat bu etkenlerin hiçbiri dilin kendisinden kaynaklanmaz. Dolayısıyla dilin yok oluşu, iddia edildiği gibi bir kendine kıyma değil, düpedüz öldürülmedir.  İnsanların dillerini konuşmayı bırakmasının en temel sebebinin ekonomik ve sosyal olduğu vurgulanmıştır. İnsanlar sağ kalmak için bu yola tutunurlar. Bu bağlamda insanlık için iki dönüm noktası, tarıma geçiş ve “topluluklar arasında daha önce görülmemiş teknoloji, ekonomik rol ve iletişim eşitsizlikleri” yaratan Sanayi Devrimi, belirleyici olmuştur (166). Paleolitik dünya sisteminin avcı-toplayıcı hayatında topluluklar ufaktı çünkü var olan kaynağı olabildiğince az insanın tüketmesi topluluğun yararınaydı; imparatorluklar, ordular, kentler yoktu çünkü kaynakların hızlı tükenişi sık göç anlamına geliyordu. Tarıma geçişle yerleşik hayata geçiş hızlanmıştır. Sanayi Devrimi ve yeni yerlerin ‘keşfi’ ise hakim olanı temsil eden ‘metropol dili’, hükmedileni temsil eden ‘periferi dili’ kavramlarını ortaya çıkarmıştır. Azınlıklar, salgınlarla veya savaşla oluşan nüfus yitimiyle, zorla veya gönüllü dilsel geçişle dillerinden ve aslında onlara ait olan her şeyden geçiyorlar. Bir yandan anadillerini konuştukları için “Welsh Knot”(Gal Düğümü) denen tahtadan künyeyi takarak mimlenen çocuklar, bir diğer yandan Edinburgh Gal Okulu Derneği’nin “Galce öğrenmenin çocuklara herhangi bir yararı olabileceğine (ana babaları) inandırmak zor” tespiti periferi dillerinin içinde olduğu ikileme çarpıcı birer örnektir (226). Gönüllü dilsel geçiş adını verdikleri ise olmak istediğini olma hakkı elinden alınmış, geçmişlerine yabancılaştırılmış halkların ‘gönüllü’ değil, ‘zorunlu’ seçimiydi.Birçok dilin, özellikle sınır dillerinin başına gelen üç kuşaklı bir dilsel geçiştir. Bu geçişte çocuklar dedelerine yabancı hale gelir. “Sınırdaki tekdilli topluluklar önce ikidilli, sonra yayılmacı tekdilli olurlar” (224). Bu geçiş tüm ulus devletlerde hakimdir ve Lazca da bu geçişi yaşamış dillerdendir.

 

Susmadan Evvel Diller Ne Söyler?

  1. Ölmekte olan bir dil, son demlerinde yeni (hakim) dilden birçok sözcük almış olabilir.
  2. Karmaşık sözdizimi yapıları daha az kullanılır hale gelir.
  3. Yeni sözcük oluşturulmaz, dili dil yapan yaratıcılığa ket vurulur.

 

Ne Gelir Elden?

Kitap sonsuza dek susmaya terk edilmiş dillerin susturulma sürecini ve sebeplerini bilimsel süzgecinden bizlere aktarmakla kalmayıp, onlara nefes olabilme yollarını da göstermektedir. Öncelikle elimize kelimeden bir anahtar verir: ‘çok olmak’. “Günümüz Küresel Köy’ünde hiç kimse bir tek şey değildir” (321) diyerek, genel kanının aksine tektipleşmekte değil, çokkültürlü ve çokdilli olmakta görülmüştür çare. İnsanların boğazına tekdillilik düğümü atılmamalı, bunun için de yerel olarak eyleme geçilmelidir.  İlk olarak, uluslararası ağlar yahut organlar değil, bu marjinalleştirilmiş küçük topluluklar bir şeyler yapmalıdır. Yapılacak bir dolu şey var; bir o kadar da yol var tutulacak. Her yolun başında ise çocuklar ve yeni nesil var, en başta onlar. Bir dil, evde çocuklara aktarıldığı ölçüde yaşayagelme şansı da artar. Yasalar elbette mühim, dilin yaşam alanı ne kadar geniş olursa o kadar makbul fakat gündelik hayatında onu kullanmazsa o dilin çocukları, diğer tüm ‘resmi’ çabalar neredeyse beyhude. “İşyeri, devlet ve eğitim dilini elde tutmak dili yaşama döndürme ve koruma çabalarının sonul amaçları olsa bile öncelik olmamalıdır. Dilin sonraki kuşağa aktarılmasını sağlamaya yetecek ölçüde evde kullanılmasına yönelik önlemler olmaksızın ev dışında desteklenmesi çabaları delik lastiğe hava basmaya benzeyecektir”(292).

Bir Amerika yerlisinin ağzından şöyle der kitap: “Bu dünyada yaşayakalmak için beyaz adamın dilini bilmeliyiz. Oysa kendi dilimizi sonsuza dek yaşayakalmak için bilmeliyiz” (314). Günümüz dünyası, her ne kadar doğal durumunu yansıtmasa da, ulus-devlet modelinin hakimiyeti altındadır. Dolayısıyla toplulukların karar vermesi gereken şey, dilleri için gerçekçi bir biçimde yapılması gerekenin ne olduğudur.

 

SAYILARLA...

  • Sayısı 6000’i bulan dünya dillerinin yalnızca 100’ü olan ‘en büyük’ dilleri, dünya nüfüsunun neredeyse %90’ına karşılık gelirken geriye kalan binlerce dil küçülüp marjinalleşmiş bir %10’a aittir.
  • Dünya dillerinin çoğu dönence ülkelerindedir. Papua Yeni Gine’de 860, Endonezya’da 670, Nijerya’da 427 dil mevcuttur. Bütün dillerin sadece %3’ü Avrupa’dadır.
  • Kafkas kökenli bir dil olan Ubıhça’nın 81 ünsüzü ve yalnızca 3 ünlüsü vardır. 5 ünlü ve 6 ünsüzle Rotakas ise, seslerinin sayısı bütün dillerden az olan bir Papua Yeni Gine dilidir.
  • Bugün dünyadaki çatışmaların %80’inden çoğu, ulusal devletlerle azınlık konumundaki halklar arasındadır.
  • 1600’lü yıllarda İngilizce’nin birçok kusuru olduğuna inanıldığından dünya dili olabileceğine hiç ihtimal verilmemekteydi. 1966 yılında ise dünyadaki mektupların %70’i, radyo ve televizyon yayınlarının %60’ı İngilizceydi.

 

 

 

İnsan konuştuğudur…

Bir Laz Bayramı: Kolkhoba

İsmail Bucaklişi

 

Türkiye’de Laz müziğinin keşfi sürecini anlattığım üçüncü yazıda bahsettiğim Sarpi köyünden devam edelim.

1998’de Sarpi’ye ilk gidişimden bir ay sonra ikinci kez tekrar gittim. Amacım ilk ziyarette öğrendiğim ama kaydetme fırsatı bulamadığım şeyleri iyice öğrenmek ve mümkünse kaydetmekti.

Gene Cemal Vanilişi’nin evine misafir oldum. 30 Ekim 2015’de aramızdan ayrılan Vanilişi, ikinci gidişimde Türkiyeli Lazların daha evvel hiç haberdar olmadıkları pek çok şeyi detaylıca anlattı. Bunlardan biri de 1978’den beri kutladıkları ve Antik dönemde muhteşem bir uygarlık yaratmış olan Lazların ataları Kolkhlara atfen “Kolkhoba/ Kolxoba” adını verdikleri bir bayramdı.

Cemal Vanilişi ve Otari Bekirişi’nin anlatılmarına göre, 1978’de, Sarpi’nin sakinleri, “Her milletlerin bir bayramı var. Neden Lazlar’ın da bir bayramı da olmasın.” düşüncesi ile 19 Ağustos gününü Laz bayramı ilan etmişlerdi.

Cemal Vanilişi, epeydir açılmadığı anlaşılan bir klasör çıkardı ve önüme koydu. Klasörde çok sayıda dergi sayfası, gazete kupürü ve fotoğraf vardı. Fotoğraflardan anlaşılan, ilk kutlama sadece Lazlar arasında değil, Sovyet ve Doğu Bloku ülkelerinde de ilgi uyandırmıştı.

O zamanlar Sarpi’de bir tarım kolektifi vardı ve kolektifin başkanı Kolkhoba’ya maddi destek sağlıyordu. Ayrıca, köylüler de kendi aralarında para topluyorlardı. Şenlik süresince ressamlar Batum yolu üzerinde diğer bir Laz köyü olan Kvariati civarındaki kayalarda Kolkhları ve adetlerini simgeleyen üç beş metre yüksekliğinde resimler çiziyorlardı.

Sarpi’ye giden yolların üst ve alt kısımlarında Kolkh askeri kıyafetleri giymiş Sarpili gençler mızrakları ile düşmana karşı sıralanmış nobet tutarlardı. Genç kızlar ve erkekler dereye serdikleri koyun postu ile altın toplamayı canlandırıyorlardı. Dışardan bir yabancının gelmesi durumunda ise kayaların üzerinde ateşler yakılıyordu. Derken, Sarpi’nin sahiline inilirdi. Orada çadırlar kuruluydu. Sahilde, yan yatmış büyük bir kuru ağacın üzerinde Altın Post efsanesine esin kaynağı olan koyun postları asılırdı. Denizde, eski Kolkh gemilerini canlandırmak üzere kayıklar bulunurdu.

Akabinde, Altın Post’un Argonotlar tarafından çalınmasını anlatan tiyatro gösterisi başlıyordu. Tiyatro’da Altın Post’un çalınışı, Kral Aietes ve Argonotlar arasındaki savaş, Jason ile Medea arasındaki aşkın Altın Post’u yendiği sahneler canlandırılıyordu. Bütün bunlardan sonra ise gençler tarafından verilen konserler başlar, Lazca şarkılar söylenirdi. Sonrasında, genç kızlar sahilde balık ağları örer, deniz sporları yapılır ve büyük bir sofra kurulurdu. Şimdilerde ise, bütün bu etkinlilerin hiçbiri yapılmıyor ve sadece konserle yetiniliyor.

Kolkhoba Laz bayramı sadece yerel basında değil, Sovyet blokunda yer alan ülke gazete ve dergilerinde de önemli yer kaplamıştı. Sovyetlerin yıkıldığı 1991’e kadar Kolkhoba kutlanmaya devam etti. Sovyetler’in yıkılması ise Kolkhoba’ya ara verilmesine neden oldu. Zira, yıkım, herkes için her açıdan bir yıkım olmuştu.

Vanilişi ve Otari Bekirişi’nin anlattıkları, gördüğüm fotoğraf ve gazete yazıları gerçekten heyecan vericiydi. Cemal Vanilişi ve Otari Bekirişi, Kolkhoba’nın hangi Laz inancından kaynaklandığını anlatmışlardı ama insan gene de düşünmeden edemiyordu. Lazlar arasında bir Laz bayramına kaynaklık edebilecek bir inanç, bir ritüel halen yaşıyor olabilir miydi? Bunu öğrenmenin yolu araştırmaktı elbette.

Eski zamanlarda Lazlar, tatlı suyun tuzlu su ile buluştuğuna inandıkları Ağustos ayının ortalarına denk gelen bir tarihte kendi aralarında kutladıkları bir bayramları varmış. Bu tarih aynı zamanda yazdan sonbahara geçiş dönemine denk geliyordu ve halk arasında “bahuri” ya da “çhereli” olarak biliniyordu. Bu dönemin başlaması ile dere ya da denize girilmiyordu. İnanca göre, bahuri ya da çhereli’nin başlamasından sonra suya girenlerin derilerinde dökülmeler, kızarıklıklar oluşuyordu ve bu yaralar iyileşmiyordu. Eğer dereye, denize girilecekse suya bir metal parçası atmak gerekiyordu. Ancak böylece bahuri’den korunulabiliyordu. Bu benim de çocukluğumdan çok iyi bildiğim bir inançtı. Büyüklerimiz, bahuri zamanı dereye girmememiz için bizi sürekli uyarırlardı.

Günün birinde, Kolkhoba hakkında bahsettiğim bir arkadaşım heyecanla kendilerinin de bayram benzeri bir kutlamaları olduğundan bahsetti. Arkadaşımın anlatımına göre; Vitze’ye (Fındıklı) bağlı bir Laz köyü olan Motsxora’da tatlı suyun tuzlu suya karıştığı ve mevsimin sonbahara döndüğü günde, köy halkı sabah gün doğmadan kalkıp sahile inererek denize girerdi. Denize girmeden önce kimseyle konuşulmazdı. Denizden çıkıldıktan sonra sahilde toplanılır, komşu köylerden gelen misafirlerle birlikte yemek yenir, kutlama yapılırdı. Biz gene Sarpi’ye dönelim… Muhtemelen Sarpi’de Motsxora’daki bu kutlamayı bilinmiyordu ama bahuri ya da çhereli denilen inancı ve bu inancın kaynağını biliyorlardı.

Bir Laz bayramı fikri hiç de aşina olmadığım, aklımın ucundan dahi geçmeyen bir şeydi. Ama hiç şüphesiz çok yaratıcı ve başarılı bir fikirdi ve bu fikrin Türkiyeli Lazlar arasında karşılık bulma şansı çok yüksekti.

Sovyetlerin yıkılmasının ardından ilk Kolkhoba bayramı 19 Ağustos 2000 tarihinde kutlandı. Artık Kolkhoba’dan epeyce insan haberdardı. O tarihte kalabalık bir grupla Sarpi’ye geçtik. Sıra bir Laz bayramına şahit olmaya gelmişti. Geçmişte olduğu gibi, Antik zamanlarda Argonotlar’ın Kolkhis’e gelişini canlandırıldı. Sarpi’nin çarşısına kurulan platformda konuşmalar yapıldı, Lazca, Gürcüce konserler verildi.

Akşam uzunca bir sofra kuruldu. Tanıdığım tanımadığım çok sayıda insan vardı. Geçmişten farkı, Türkiye’den çok sayıda Laz’ın orada bulunmasıydı. Adet olduğu üzere konuşmalar yapılıyor ve üzerine şarap içiliyordu. Cemal Amca bize Lazca çeviriler yapıyordu. Tahmin edileceği gibi, Acara’dan gelmiş kimi misafirler de konuşmalarında Laz ve Gürcü’nün aynı kandan geldiğinden, Lazların Gürcü olduğuna ilişkin söylevlerde bulunuyorlardı.

Ancak beklemedikleri bir şey oldu ve söz sırası gelince kimi Laz arkadaşlar kadehi kaldırmadan evvel Lazların Gürcü olduğu gibi sözlere katılmadıklarını ifade ettiler. Artık birileri masada pek duymaya alışkın olmadıkları şeyler söylüyordu. Her çeviri sonrası “ara ara ara – hayır hayır hayır” bağırışları yükseliyordu.

Velhasıl, bayram şenliği gece yarılarına kadar eğlenceyle sürdü. Gece yarısı artık şenliğin bittiğinin de habercisiydi. Alışkın olduğumuz türden bir bayram olmasa da, Laz bayramı düşüncesi pek çok Laz’ı biraraya getirmesi bakımından önemliydi.

Gelelim hikayenin sonuna…

Bir sonraki yıl özellikle Türkiye’den katılım oldukça arttı. Elbette, Acara’daki yerel yönetici ve gazetecilerin de ilgisi de kat be kat artmıştı. “Kolkhoba” artık daha bir denetim altındaydı. Resmi bir havaya bürünmüştü. Kolkhoba bayramı bir nevi kısıtlanmaya başladı. Lazları toparlayan bir bayram haline gelmesi ve kolektif hafızayı güçlendirmesi belli ki kimi çevreleri rahatsız etmişti.

Sonraki yıllarda, 19 Ağustos tarihine sadık kalınmadı. Kutlamalara az süre kala ertelemeler oldu. Bazı yıllar son ana kadar tarih açıklanmadı. Tarihler, tatilin sona erdiği Eylül ayına alındı. Derken, kutlama alanı Sarpi’den Gonio’ya kaydırıldı.

Şimdilerde ise, Kolkhoba, Acara Kültür Bakanlığına bağlandı. Yani, mütevazi ve sivil bir bayram kutlaması olarak başlayan Kolkhoba artık resmi bir kurumun denetiminde, tamamen içi boşaltılmış, amacından saptırılmış, propoganda alanı haline gelmiş, konserleden ibaret bir “bayram” kaldı geriye.

Yeni web sitemiz yayında

Web sitemiz yeni arayüzüyle yayında.

Lazca, duygularımızın dili…

Filiz Hocaoğlu

İnsanlar duygularını en güzel ana dilinde ifade eder. Sevincimizi-üzüntümüzü, acımızı-hüznümüzü, neşemizi-coşkumuzu hep ana dilimizde anlatırız. En güzel isimlendirmeleri ve benzetmeleri ana dilimizde yaparız. Biz Lazlar için de durum böyledir. Hafızalarınızı şöyle bir yoklayın. Mesela;

Sevindiğimizde, ihuhuhu!

Üzüldüğümüzde, mebğuri mevidaǯi!

İçlendiğimizde, oyi oyi

Şaşırdığımızda, vuuuu!

Ünlendiğimizde, hayde!

Hayret ettiğimizde, muya miǯomer?

Beklenmedik bir olay karşısında, žirem-i na-mağodes dulya?

Çözümsüzlük karşısında, muya a evina-yi?

Çaresiz kaldığımızda, hus nam zuğas vişǩida?

Arka arkaya gelen sıkıntılarda, ovivi ovinori

Özlediğimizde, maǩomandu, guri madu

Çıldırdın mı anlamında, egisťu-i?

Birinin aklını beğenmediğimizde, ena goluǩaare, eiťare

Acele etmek gerektiğinde, duşini!

Yavaşlamak istendiğinde, doguti!

Bilgisiz-cahile, Elif-is merteğ uǯomes

Anlama güçlüğü çekene, nçala oǩanams

Aklı evvel olana, jini dunya-muşis va nças

Uçuk bulduğumuz birine, ejvaťeri, elajvareri

Laftan anlamayana, ǩodas lobya nobği dogutun-i?

İmkansızı istemekte ısrar edene, luği saişe berci gorums

Bir türlü inadından dönmeyene, kvas ǩibri kocedgu

Şımarık olana, emğuzineri, eǯinťileri, elamsǩveri

Evden hazırlanıp çıkması gecikene, nusa gamiyonam-i?

Çalışkan ve tutumlu olan kadınlar için, medums do meǯams

Gereksiz yere darılan için, guri mvalu na-mbuli eǯas do aťamba dorgas

Boşver anlamında, uci mo meçam

İşin can alıcı noktasına gelindiğinde, hus ǩaťus inglaği mik dolobasere?

Allah Allah! Niye laf anlamıyorsun anlamında, gormoťi çxomela, ğormoťi urťila

Eceline mi susadın anlamında, ora moganu

Çok acıkan için, ena nusums

Yemeği çok iştahlı yiyene, aras ceǩoruťi-i?

Doymak bilmeyene, lavoťi

Yemeğin pişmesine sabrı olmayana, termon put put bere vay vay

Çok tuzlu yemek için, ncumu dila

Hiç yerinde durmayan, hiperaktif çocuklar için, tamlis monǩos

Yaramazlık yapan çocuklara kızarken, e layi-şǩimişi sǩiri/ osuri

Çok güzel ve kısmetli olan için, çaçxa limcis ntaseri

Sempatik olan için, ili-muşi ilimben

Pasaklılar için, ǩalti zancyari

Birinin soysuz olduğunu söyleyip aşağılarken, ǯia lebyari

Üstü başı dökülen, giyimine özen göstermeyene, şalax palaxi gulun

Dışarıda hyaramazlıǩ yapana; evde dayak bekliyor anlamında, amseri ǩaulas posťi delirçi

Bir iş çok uğraştırıp bıkkınlık verdiğinde, beyuzuri deviyi

Kaybettiğimiz bir şeyi uzun süre arayınca, axťar cuxťari doi

Birine işe yaramaz olduğunu söylerken, sǩani sťeri au-şǩimi ǩaulas-ti kon

Bir işin güçlüğünü anlatmak istediğimizde, ǩolai orťuǩo irik oandinaneťu

Karşımızdakine gamsız olduğunu söylemek isterken, şana sǩani ham dunyas a ğurare

Birine; talih yüzüne güldü anlamında, şana cegalu/ şana megantxu

Kişinin işsiz güçsüz dolaştığını anlatırken, darabas nalini noapxams

Telaşla koşturan için, oxori veri, ťabu eǯongzeri golulun

Kafası gövdesine oranla iri olana, dudi mbağu

Kulağı büyük olana, uci sarğa

İri gözlü olana, toli gargala

Göbekli olana, Korba ťesťa

Çok zayıf olana, ǩorxiǩela,

İri yapılı olana, gozgoro

Ufak tefek- narin olana, ǩonera

El beceresi olmayana, tungu

 

deriz, öyle değil mi?

Çift Dillilik Üzerine

Aslı BAĞIŞLAYICI

Sınırların git gide kalktığı insanların birbirini anlamak için her yolu denediği bir dünyada nefes alıp veriyoruz.  Dil insanlar arasındaki etkili iletişim araçlarından biri. Ama herkes aynı dili konuşmuyor, konuşamıyor. Anlamak anlaşmak için birbirinden farklı farklı diller öğreniyor; farklı dilleri edinmeye çalışıyor.

Dünya tek dili olan bireylerdense iki hatta daha fazla dili olan bireyleri daha da farklı kucaklıyor. İkidillilik, en geniş anlamıyla iki dilin aynı anda öğrenilmesi ya da iki dilin anlaşılması olarak tanımlanmaktadır. Peki herkes aynı anda ve aynı oranda mı iki dilden etkileniyor. Tabi ki hayır.  Bireylerin dillerden etkilendikleri yaşlar ve süreler göz önüne alınarak ikidilliliğin farklı türleri belirlenmistir. Simultane iki dilliler her iki dilide doğuştan ve aynı andan edinen bireylerdir. Bir diğer ikidillilik çeşidi de dillerin birbirlerine göre edinim ve öğrenimin sıraları göz önüne alınarak yapılmıştır. Şayet birey bir dile evde diğer dilde formal eğitim sürecinde maruz kalıyor ise bu ikidillilere  sıralı ikidilliler (sequential bilinguals) denmektedir.

Bir diğer iki dillilik sınıflandırması da yarı iki dillilik (semi bilingual) olarak belirlenmiştir. Bu tip iki dilliler her iki dilde de  yeterli olmayan iki dillilerdir. Bunun aksine eşit ikidilliler (balanced bilinguals) olarak bilinen bireyler ise her iki dilde de eşit yeterliğe sahip olan kişilerdir.

Yukarıdaki tanımlamalar Baker, C. (2006). Foundations of bilingual education and Bilingualism`den yararlanılarak yapılmıştır.

 

Göründüğü üzere detaylara inildikçe çeşitli sınıflandırmalar su yüzüne çıkmakta ve aslında günümüzde çoğu insanın o ya da bu şekilde bir iki dillilik sınıflarından birine girmekte olduğu anlaşılmaktadır.

Bu denli hayatımızın içinde olan bir kavramın toplum içindeki yankısı ve eleştirileri de o kadar büyük.  İkidilliliğin bireyin bilişsel gelişimine olumsuz etkide bulunduğu hatta ve hatta yaşıtlarıyla karşılaştırıldıklarında tek dilli olanların bilişsel gelişim açısından daha ilerde olduğu da iddialar arasındadır. Örneğin *Streets (1976) Galler’ in kırsal kesimindeki çift dilli çocukların zekâ testinde tek dilli çocuklara oranla daha düşük skorlar aldıklarını belirtmiştir. Ancak, bu ve buna benzer çalışmaların sosyo-ekonomik açıdan birbirlerinden farklı çocukların çalışma grupları olarak seçilerek yapıldığının belirtilmesiyle pekte haklı adıl karşılaştırmalar olmadığını saptamıştır. Akbulut (2007) bu iki dillilerin tek dillilere oranla daha az başarılı oldukları karşılaştırmalarını eleştirmiş ve bu karşılaştırmaların sosyo-kültürel faktörler göz önüne alınmaksızın birbirinden oldukça farklı sosyo-kültürel düzeyde bireyler arasında yapıldıklarını belirtmiştir.

*Çalışma, Akbulut, Y. (2007). Bilingual Acquisition and Cognitive development in early childhood: Challenges to the research paradigm çalışmasından alıntı yapılmıştır.

Bunun yanı sıra dil öğrenmenin ve özellikle iki dilliliğin bireyin bilişsel gelişimi ve dil öğrenimine sayısız faydaları oldugunu hatta ve hatta iki dilli çocukların tek dilli çocuklara nazaran oldukça başarılı olduklarını saptanmıştır. Clark (1978) ve Tunmer and Myhill (1984) iki dilin aynı anda öğrenilmesinin üst dilbilimsel farkındalığı artırarak bireylerin dil gelişimlerine sayısız faydaları olduğunu belirtmişlerdir.

Tek dilli ve iki dilli çocukların kelimelerin nesnelere göre değişebilir oldukları iki dilli çocuklar arasında tek dili çocuklara oranla daha çok kabul gördüğü de saptamalar arasındadır. (Ionca-Worall, 1972).

Bruck ve Genesee(1995) çift dilli çocukların tek dilli çocuklara nazaran fonolojik acıdan belli noktalarda daha avantajlı olduklarını saptamışlardır.

* Yukarıda sözü geçen çalışmalar, Bialystok, E. (2001). Bilingualism in Development kitabından yararlanılarak yazılmıştır.

Çift dilliliğin kesin bir avantaj mı yoksa dezavantaj mı olup olmadığı sorusuna yanıt vermek oldukça zordur. Burada sadece sınırlı sayıda çalışmalara yer verebildim ama  bilinen şu ki gerek çağımız gerekse birey gereksinimleri göz önünde bulunduğunda bir bireye birden fazla dili bilmesinin  sayısız faydasının olduğu  açıktır. Bu nedenle bireylerin birden fazla dil öğrenmeleri hatta edinmeleri mümkünse bu konuda teşvik edilmeleri gerektiğine inanıyorum.

 

Lazca- Türkçe çift dilli çocuklar da Belirtme (akuzatif) durum ekinin üretiminde diller arası Transfer
Tüm ergatif dillerde olduğu gibi, Ergatif bir dil olan Lazca’da da geçişli fiillerin nesnesi,  geçişsiz  fiillerin nesnesi ile aynı durumda (Absolutif ) yalın halde bulunurlar. Türkçe’de ise geçişli fiillerin nesnesi geçişsiz fiillerin nesnesinden farklıdır. Türkçe’deki geçişli fiillerin nesneleri –ı,-i  belirtme (akkuzatif) durum ekini alırlar.

23’ü Lazca-Türkçe çift dilli ve 1’i Türkçe tek dilli  7 yaşındaki  4 çocuğun katıldığı çalışmada Lazca- Türkçe çiftdilli çocukların , Lazcalarından Türkçelerine akkuzatif- belirtme durum ekini kullanmaları konusunda bir transfer etkisi olup olmadığı incelenmiştir.

Çalışma süresince her katılımcıyla bireysel olarak çalışılmıstır. Ve veri toplama aracı metodu olarakta  resım tasvır etme (picture description) ve hikaye anlatımı (story telling) metotları kullanılmıstır.

Bu çalışmada kullanılması planlanan resımler esas calısmada uygulanmadan  once aynı yasta tek dıllı bır cocukla pilot edılmıs ve  bu araçların çalışma için etkılı olup olmadıkları belirlenmiştir.

Çalışmanın resim tanımlama aracı kullanılırken,  katılımcılardan siyah beyaz resımlerde ne goruyorlarsa ıfade etmelerı ıstenmıstır. Bu resımlerde gecıslı fiillerle yapılan eylemler resmedilmiştir.

Hikaye anlatma veri toplama metodunda ıse cocuklara birden fazla hıkaye kıtabından sadece resımeler gosterılmıstır.  Çocuklar bu resimlere bakarak  hıkaye anlatmıslardır. Yıne resımlerde gecıslı fııllerle yapılan işler resmedilmıstir.

Veri toplama araçları pilot  çalışma yapıldıktan  sonra her çocukla birebir buluşulmuş ve tüm konuşmalar ses cihazına kaydedilmiştir. Bu kayıtlar araştırmacı tarafından yazıya geçirilmiştir.

Veri analizi sonucunda katılımcıların (akuzatif) belirtme durum ekini ne kadar dogru kullanıp kullanmadıklarının yuzdelerı hesaplanmıs ve Lazca-Türkçe çiftdilli çocukların tek dilli çocuklara kıyasla (akuzatif) belirtme  isim halini daha fazla oranda dogru kullandıkları ortaya cıkmıstır.

Bu calısma, sınırlı sayıda katılımcı ıle yapılmıs olsa da iki dilli çocukların dıllerının birbirleri uzerınde negatif etki göstermedikleri, tersine; bu dillerin  dıl ogrenmelerını tek dilli yasıtlarına kıyasla guclendırdıgı ortaya konulmuştur. Buna ek olarak bu konuda  yapılmış genıs captakı arastırmalar, bir kanıt olarak gosterılebılır.

Lazca- Türkçe çift dilli çocuklar da Belirtme (akuzatif) durum ekinin üretiminde diller arası Transfer

Tüm ergatif dillerde olduğu gibi, Ergatif bir dil olan Lazca’da da geçişli fiillerin nesnesi,  geçişsiz  fiillerin nesnesi ile aynı durumda (Absolutif ) yalın halde bulunurlar. Türkçe’de ise geçişli fiillerin nesnesi geçişsiz fiillerin nesnesinden farklıdır. Türkçe’deki geçişli fiillerin nesneleri –ı,-i  belirtme (akkuzatif) durum ekini alırlar.

3’ü Lazca-Türkçe çift dilli ve 1’i Türkçe tek dilli  7 yaşındaki  4 çocuğun katıldığı çalışmada Lazca- Türkçe çiftdilli çocukların , Lazcalarından Türkçelerine akkuzatif- belirtme durum ekini kullanmaları konusunda bir transfer etkisi olup olmadığı incelenmiştir.

Çalışma süresince her katılımcıyla bireysel olarak çalışılmıstır. Ve veri toplama aracı metodu olarakta  resım tasvır etme (picture description) ve hikaye anlatımı (story telling) metotları kullanılmıstır.

Bu çalışmada kullanılması planlanan resımler esas calısmada uygulanmadan  once aynı yasta tek dıllı bır cocukla pilot edılmıs ve  bu araçların çalışma için etkılı olup olmadıkları belirlenmiştir.

Çalışmanın resim tanımlama aracı kullanılırken,  katılımcılardan siyah beyaz resımlerde ne goruyorlarsa ıfade etmelerı ıstenmıstır. Bu resımlerde gecıslı fiillerle yapılan eylemler resmedilmiştir.

Hikaye anlatma veri toplama metodunda ıse cocuklara birden fazla hıkaye kıtabından sadece resımeler gosterılmıstır.  Çocuklar bu resimlere bakarak  hıkaye anlatmıslardır. Yıne resımlerde gecıslı fııllerle yapılan işler resmedilmıstir.

Veri toplama araçları pilot  çalışma yapıldıktan  sonra her çocukla birebir buluşulmuş ve tüm konuşmalar ses cihazına kaydedilmiştir. Bu kayıtlar araştırmacı tarafından yazıya geçirilmiştir.

Veri analizi sonucunda katılımcıların (akuzatif) belirtme durum ekini ne kadar dogru kullanıp kullanmadıklarının yuzdelerı hesaplanmıs ve Lazca-Türkçe çiftdilli çocukların tek dilli çocuklara kıyasla (akuzatif) belirtme  isim halini daha fazla oranda dogru kullandıkları ortaya cıkmıstır.

Bu calısma, sınırlı sayıda katılımcı ıle yapılmıs olsa da iki dilli çocukların dıllerının birbirleri uzerınde negatif etki göstermedikleri, tersine; bu dillerin  dıl ogrenmelerını tek dilli yasıtlarına kıyasla guclendırdıgı ortaya konulmuştur. Buna ek olarak bu konuda  yapılmış genıs captakı arastırmalar, bir kanıt olarak gosterılebılır.

 

Referanslar:

Akbulut, Y. (2007). Bilingual Acquisition and Cognitive development in early childhood: Challenges to the research paradigm. Elementary Education Online, 6(3),

422-429.

Baker, C. (2006). Foundations of bilingual education and Bilingualism. 4th edition. Clevedon: Multilingual Matters

Bialystok, E. (2001). Bilingualism in Development : Language, Literacy and Cognition. Cambridge: Cambridge University Press.

 

 

* Araştırma görevlisi, Yeditepe Üniversitesi

Lazcanın Ders Kitabı – Jıneps

İlk Lazca ders kitabı 2015 Eylül ayında Milli Eğitim Bakanlığı’nın sitesinde yayınlandı.

Lazca ders kitabının resmi adı “Lazuri 5_Doguroni Materyali” yani “Lazuri 5_Lazca Öğrenme Materyali”.

Lazuri 5, Ortaokul 5. sınıf seçmeli Lazca dersler için hazırlandı. Devamında 6.,7. ve 8. sınıflar seçmeli Lazca dersleri için sırasıyla Lazuri 6, Lazuri 7 ve Lazuri 8 hazırlanacak.

Lazuri 5, toplam 213 sayfa ve onbir üniteden oluşuyor. A1 (başlangıç) seviyesinde hazırlanan Lazuri 5’in ilk ünitesi Laz Alfabesi, konu anlatımları ve alıştırmaların yer aldığı diğer ünitelerin en sonunda sözlük bölümü yer alıyor.
Bu Türkiye’de bir ilk mi?

Evet, Türkiye’de bu bir ilk. Bundan evvel Türkiye’de “Milli Eğitim Bakanlığı için hazırlanmış” bir ders kitabı bulunmuyor. Ama, Lazca için ilk ders kitabı hazırlama şerefi elbette ki İskender Tzitaşi’ye ait. Sovyetler Birliği’nde yayımlanan “Çkuni Çhara” yani “Bizim Yazımız” adlı kitap Lazcanın ilk ders kitabı. Çkuni Çhara, Abazistan Özerk Cumhuriyeti’nin Sohum vilayetinde 1932 yılında yayımlanmış. Tzitaşi, Çkuni Çhara’dan sonra alfabe kitabı (alboni), matematik kitabı (oxesapuşi supara) ve okuma kitabı (okitxuşeni supara) olmak üzere üç Lazca ders kitabı daha hazırlayıp yayımlamış.

Lazuri 5’in önemine gelince, elbette Lazuri 5’in önemi ilk olmasından kaynaklanmıyor. Ancak, bu kitap Türkiye Cumhuriyeti devletinin Lazcayı resmi olarak tanıdığı ya da en azından resmiyette Lazcayla bir sorunu olmadığı anlamına geliyor. Öte yandan, artık Laz çocuklarnın elinin altında Lazca okuma yazmayı öğrenebilecekleri bir kitap var.

Bu kitap sayesinde Lazlar tarihlerinde ilk defa devlet tarafından yayınlanmış bir kitabı dünya gözüyle görmüş olacaklar. Neden dün değil de, bugün? Çünkü bütün ulus devletler çeşitlilikleri tehlike olarak algıladılar ve asimilasyon politikaları ile resmi dilin haricindeki dilleri yok etmenin derdine düştüler. Bu politikaların sonucunda dünyanın pek çok yerinde konuşanı sayıca az olan diller yok olmanın eşiğine gelmiş oldu.

Lazuri 5’in yazarları, danışmanları kimler?

Kitabın iç kapağında İsmail Avcı, Ömer Faruk Demirok, Özlem Yazıcı Dalbeler ve Ömer Eren’in yazar olarak isimleri geçiyor. Proje koordinatörü ise Laz Enstitüsü adına İsmail Avcı (Bucaklişi).

Lazuri 5’in Dil Uzmanı Boğaziçi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Balkız Öztürk Başaran, Danışma Kurulu’nda gene Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Eser Erguvanlı Taylan, Doç. Dr. Belma Haznedar, Doç. Dr. Ayşe Gürel, Yard. Doç. Dr. Markus Pöchtrager ve Bilgi Üniversitesi’nden Dr. Müge Ayan Ceyhan’ın isimleri var.

Burada, Laz Enstitüsü Başkanı olarak Enstitü adınaprojeye destek veren tüm hocalarımıza ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Hep var olsunlar, hep Lazcanın ve Lazca gibi tehlike altındakidillerin yanında dursunlar.

Ayrıca, kitabın Rehberlik Danışmanı Dursun Ali Sazkaya’ya, Ölçme ve Değerlendirme uzmanı Dilek Şimşek Güneş’e, Lazuri 5’in kapak tasarımını yapan Şendoğan Yazıcı’ya, çizdiği resimlerle destek olan Yaşar Bayraktar’a, fotoğrafları ile renk katan Ayhan Öztürk’e teşekkür ediyorum.

Lazuri 5 nasıl edinilir?

Kitap Milli Eğitim Bakanlığı web sayfasından ücretsiz olarak indirilebiliyor. Sadece öğrenciler değil, herkes bu kitabı indirebilir. Lazuri 5’in linkini bu yazının sonunda bulabilirsiniz.

Lazcadaki ağız farklılıkları?

Bütün dillerde olduğu gibi Lazcada da ağız farklılıkları mevcut. Bu gerçeğin bilincinde olarak mümkün olduğunca herkesin ortaklaşabileceği bir anlatım tercih edildi. Konu anlatımlarından sonra olabildiğince farklılıklar ilgili sayfaların altında özellikle belirtildi. Pek çok yerde ise kelime farklılıkları yan yana yazıldı. Ancak, yine de Lazca dersini anlatacak öğretmenlere bu konuda görevler düşüyor. Zira, kitabın öğretmenler için yardımcı ders araçlarından biri olduğunu unutmamak lazım.

Not:Lazuri 5, Laz Enstitüsü ile MEB-Temel Eğitim Genel Müdürlüğü arasında 25.11.2013 tarihinde imzalanan “5., 6., 7., 8. Sınıflar Lazca Öğretim Materyalleri İsimli Eser ve/veya Eserlerin Hazırlanması ve Üzerindeki Hakların Hibe Yoluyla Devri Sözleşmesi” kapsamında ortaokullara yönelik olarak Laz Enstitüsü tarafından hazırlanmıştır.

İsmail Avcı Bucaklişi

Kitap için link: http://www.meb.gov.tr/2015-2016-egitim-ogretim-yilinda-baskisi-yapilmayarak-elektronik-ortamda-hizmete-sunulan-ilk-ve-orta-ogretim-ders-kitaplari/duyuru/9522

Kaynak:http://www.jinepsgazetesi.com/makale/lazcanin-ders-kitabi-1500

Lazca Yok Olma Tehlikesi Altında

Lazca Türkiye’nin Kuzey doğusunda, Gürcistan sınırına yakın ilçelerde konuşulan bir Kafkas dilidir. Rize iline bağlı Pazar (Atina), Ardeşen, Çamlıhemşin ve Fındıklı (Vitze) ilçeleri ile, Artvin iline bağlı Hopa, Arhavi ve Borçka ilçelerinde Lazca yerli dil olarak konuşulmaktadır. Ayrıca, 93 Harbi Muhaciri Lazların yerleştiği Marmara bölgesindeki birçok yerleşim biriminde Lazca varlığını sürdürmektedir.
Megrelce, Gürcüce ve Svanca ile birlikte Güney Kafkas Dil Ailesi içinde yer alır. Bu diller arasında Lazcaya en yakın dil Megrelce’dir. Megrelce ve Lazca kadeş dillerdir ve aralarında anlaşma olanağı sınırlı olsa da vardır. Lazca UNESCO tarafından tehlike altında bir dil olarak kabul edilmiştir. Günümüzde, anadili Lazca olanlar kendi çocuklarına bu dili aktaramada zorluk çekmektedirler. Laz Enstitüsü, bütünüyle Lazcanın yaşatılmasına yönelik çalışmalara yoğunlaşmaktadır.

 

 

Skidas Lazuri

Lazca Türkiye’nin Kuzey doğusunda, Gürcistan sınırına yakın ilçelerde konuşulan bir Kafkas dilidir. Rize iline bağlı Pazar (Atina), Ardeşen, Çamlıhemşin ve Fındıklı (Vitze) ilçeleri ile, Artvin iline bağlı Hopa, Arhavi ve Borçka ilçelerinde Lazca yerli dil olarak konuşulmaktadır. Ayrıca, 93 Harbi Muhaciri Lazların yerleştiği Marmara bölgesindeki birçok yerleşim biriminde Lazca varlığını sürdürmektedir.
Megrelce, Gürcüce ve Svanca ile birlikte Güney Kafkas Dil Ailesi içinde yer alır. Bu diller arasında Lazcaya en yakın dil Megrelce’dir. Megrelce ve Lazca kadeş dillerdir ve aralarında anlaşma olanağı sınırlı olsa da vardır. Lazca UNESCO tarafından tehlike altında bir dil olarak kabul edilmiştir. Günümüzde, anadili Lazca olanlar kendi çocuklarına bu dili aktaramada zorluk çekmektedirler. Laz Enstitüsü, bütünüyle Lazcanın yaşatılmasına yönelik çalışmalara yoğunlaşmaktadır.

Ma Lazi Mcoxons (Benim Adım Laz)

“Lazca Eğitmen Eğitimi” adlı AB Projesi kapsamında Laz Enstitüsü tarafından hazırlanan, “Ma Lazi Mcoxons (Benim Adım Laz) adını taşıyan kısa Laz Belgeseli, Ağustos 2016.

Lazepe do Lazuri na oçinapams dokumenturi mk’ule filimi.
Lazuri Enstituşi notzopxe ren. Monç’inora 2016

Bu filmde emeği geçen başta Ertan Altan olmak üzere, Adnan Avcı ve Ayşenur Emer’e, belgeselimizi seslendiren Mihriban Yaşar Mç’aputolepeşi’ye, müziğiyle belgeseli şenlendiren İsmail Avcı İsmanaşi’ye, ayrıca video ekipmanlarını ve dron görüntülerini bizimle paylaşan Azmi Karadeniz’e teşekkür ederiz.

2025 Lazuri Duvar Takvimi

2025 Lazuri Duvar Takvimi: Bir Kültürel Hafıza ve Dil Yaşatma Projesi   Laz Enstitüsü tarafından hazırlanan 2025 Lazuri Duvar Takvimi, Lazcanın yaşatılması ve kültürel hafızanın korunması...