LAZURİ ENSTİTU

Laz Enstitüsü - Laz İnstitute - Lazepe Do Lazurişi Oxori
Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Lazcayı Ayakta Tutan Üretimler Lazuri TV’de -Bianet

Ayşegül Özbek
İstanbul – BİA Haber Merkezi

“İçerdiği tüm çeşitlilikle birlikte Lazların ve Lazları merak edenlerin Laz kültür mirasını tanımalarını mümkün hale getiriyor” diyor Laz Enstitüsü Başkanı İsmail Avcı Bucaklişi, 2018’de youtube üzerinden hayata geçirdikleri Lazuri TV‘yi anlatırken.

Lazca masal, şiir, destan, edebiyat, müzik ve lazca öğrenme videoları yayınlanan Lazuri TV’nin evlerde olduğumuz salgın döneminde abone sayısı 400’den 1000’e çıktı, içerik üretimi ve izlenme de en az 10 kat arttı.  

Bucaklişi sosyal medyanın kitlelere ulaşmada öneminden söz ederken bu sayede Laz kültür arşivinin de oluştuğunu aktarıyor:

Lazlar ve Laz kültürünü merak edenler için

“Laz kültür mirasını oluşturan unsurları pek çok yetersizlikten dolayı derlemek, dökümantasyonunu yapmak ve yayınlamak son yıllarda mümkün olabilir hale geldi. Bu da, Laz kültür mirası arşivinin oluşabileceği anlamına geliyor.

Tabi, arşiv oluşturmak kadar yayınlama konusu da ciddi bir sorundu ancak sosyal medyanın gelişmesi ile sorun büyük ölçüde ortadan kalkmış gibi gözüküyor.

Geniş bir sahada, Lazca konuşan, şarkı söyleyen, masal anlatan, şiir yazan insanlar hep vardı, ne var ki, bu insanlar birbirlerinden haberdar değillerdi. Şimdi ise bu insanlara ve Lazcayı ayakta tutacak üretimlerine ulaşabiliyoruz ve bunu ilgililere ulaştırabiliyoruz. Üstelik, olağanüstü bir gelişme yaşanmazsa bu durum çok uzun yıllar devam edecek, sürekli eklemelerle zenginleştirebileceğiz, bir birikim yaratabileceğiz. Bu, içerdiği tüm çeşitlilikle birlikte Lazların ve Lazları merak edenlerin Laz kültür mirasını tanımalarını mümkün hale getiriyor.”

Sevgili Lazca…

Kasım 2018’de açılan Lazuri TV, Laz dili ve kültürü ile ilgili temelde Lazca videolar yayınlamayı amaçlıyor. Daha önce yine youtube’da Laz Enstitüsü’ne ait bir kanallarının olduğunu ifade eden İsmail Avcı Bucaklişi, oradan daha çok enstitü faliyetleri ile ilgili videoların yer aldığını söylüyor:

“Öte yandan, Facebook’tan üç yıl boyunca, hazırlayıp sunduğum “Şurimşine Lazuri: Sevgili Lazca” program adıyla tamamen Lazca yayınlar yaptık ve yüzlerce saatlik bir birikime ulaştık. Bu programlarda dünyanın her yerinden konuklar bağlanıyordu ve Lazca sohbetler, hatta online konserler yapılıyordu. Bu birikim, bugüne kadar internet ortamında oluşturulmuş en zengin Lazca içerik olma özelliğine sahip. Ancak yayınların kolay ulaşılır ve kalıcı olması için youtube’ta bir kanal açma ve yayınları çeşitlendirmeye karar verdik.

Ana eksenimiz, tehlike altında oluşundan dolayı Laz dilinde yayınlar yapmak. Bununla beraber Lazları ilgilendiren her konuda videolar yayınlıyoruz. Lazca şiir, hikaye, masal kısaca Laz edebiyatı ile ilgili olan videoların yanı sıra Lazca şarkı, destan videoları ve Lazca dersler yayınlıyoruz. Ayrıca Lazuri TV’de Lazca canlı yayınlarımız oluyor. Uzun bir zamandır devam ettirdiğimiz Laz kültür mirası başlıklı alan derlemelerimiz de yine Lazuri TV’de yayınlanıyor.

Hem gerçek hayatta ya da sosyal medyada Lazca bilen ya da bilmeyen, Lazca şarkı, şiir, hikaye yazan, okuyan geniş bir kesimle ilişkilere sahibiz. Anadilimizin Lazca olması bu ilişkilerin samimi ve paylaşıma açık olmasını kolaylaştırıyor. Böylece, hem sahada hem sanal ortamda Laz kültürüyle ilgili kaynaklara rahatça ulaşabiliyoruz.”

Lazca ders videoları da var

Laz kültürüne ait pek çok kaynağın yanı sıra kanalda Lazca ders videoları da yer alıyor.

“2013’te kurulan Laz Enstitüsü’nün kuruluş amaçlarından biri de Lazcayı yazılı hale getirmek ve bu dili öğrenmek için gerekli materyallerin oluşturulmasıydı. Bu yüzden Enstitü’nün kuruluşundan itibaren bu konuya ağırlık verildi. Milli Eğitim Bakanlığı’na Yaşayan Diller ve Lehçeler–Lazca derslerinde okutulmak üzere 5, 6, 7, ve 8. sınıf Lazca ders kitapları hazırlandı. Yine AB-Türkiye Delegasyonunun mali desteği ile Laz Enstitüsü’nün yürüttüğü “Yaşayan Lazca” projesi kapsamında A1 ve A2 seviyelerinde “Lazuri Doviguram-Lazca Öğreniyorum” adını taşıyan kapsamlı bir kitap hazırlandı ve bu kitaptaki tüm ünitelerin Lazca ders videoları çekildi. Bu derslerin tamamına Laz Enstitüsü youtube kanalından ulaşılabilir.

Lazuri TV’de de tüm bu çalışmalardan faydalanarak hazırladığımız Lazca dersleri yayınlıyoruz. Zaman içinde daha da geliştirip yaygınlaştırmayı amaçlıyoruz.” (AÖ)

haberin linki: http://bianet.org/bianet/yasam/224610-lazcayi-ayakta-tutan-uretimler-lazuri-tv-de

Laz kültüründe Değirmenler: Karmaťepe

İsmail Avcı Bucaklişi

Değirmenler, Lazların kültür dünyalarında önemli yeri olan mekanlardır. Mısırın un haline getirilmesinde tek araç olmalarının ötesinde kültürün yeniden üretilme mekanı olarak işlev görmeleri ve kuruldukları kuytu yerler olmalarından dolayı da zaman zaman korku uyandırıp halkın söylence dünyasında mistik bir yer tutmaları yüzünden de Lazların kültür dünyalarında önemli bir yere sahiptirler.

Lazona’da çay tarımı yapılmaya başlanmadan evvel iktisadi yaşam mısır tarımı üzerine kuruluydu. Mısır en temel ve yegane besin maddesiydi. Lazona’da İlkbaharın gelişiyle birlikte mısır ekimi için bahçeler hazırlanmaya başlardı. Bahçenin temizlenmesi, kazılması, gübrelenmesi İlkbahar’ın rutin işlerindendi. Yetiştirilen diğer bitkilerse yan tarımsal üretimler durumundaydı.

Oldukça meşakkatlı bir süreçten sonra mısır hasadı yapılırdı. Akabinde, mısır koçanları yapraklarından ayıklanır, koçanlar birbirlerine bağlanır ve serenderlere asılarak kurumaya bırakılırdı. Tabiki mısır bu aşamaya getirilene dek çok sayıda aşamadan geçerdi ki herbir aşama Laz kültürü açısından başlı başına üzerinde durulması gerekir. İşte yavaş yavaş değirmenle tanışmaya, onunla zaman geçirmeye başlayabiliriz.

Bizim bahsettiğimiz değirmenlerin Lazcası “karmaťe” ya da “mskibu”dur. Bunlar su değirmenleridir. Mısır öğütmek için kullanılırlar. Belki daha önceleri buğday (mdiǩa) öğütmede de kullanılıyorlardı ancak bizim hatırladığımız zamanlarda ve bize ulaşan anlatımlarda buğday bu işin içinde yer almamaktadır. Değirmenler Lazcada “sǩuri” denen dere kenarlarındaki kuytu yerlerde kurulurlar. Bu derelerin herşeyden önce o ağır taşları döndürecek güçte suya sahip olmaları gerekir. Değirmenlerin etrafları dere kenar ya da içlerinde kurulu oldukları için insan yaşamına mekanlık eden yapılar bulunmaz.

Genellikle ağaçlık ve tenha yerlerdir. İnsan sesinden çok, bir süre sonra insanı rahatsız etmeye başlayan derenin sesiyle birlikte suyla dönen çarkın ritmik sesi, hızla dönen ağır değirmen taşının yine altındaki taşa sürtünmesinden çıkan yoğun melodik gürültü hakimdir her tarafa. İnsanların konuşması ağır ve zor duyulur. Aynı anda çarkın, taşın ve suyun çıkardığı üçlü ses adeta doğal bir orkestra oluşturur.

Kuş sesleri ve zor duyulan insan sesleri ancak arka sesler olarak bu üçlüye eşlik edebilir. Yarım metre genişliğindeki bir arkla derenin suyu oluğa (ğurni) kadar gelir. Oluk bir bayır üzerine kuruludur. Uzunlukları değişmekle birlikte beş metrenin altında değildir. İç çapları kırk santim kadar olabilir. Suyun çıktığı noktada beş – on santim çapında yuvarlak “sṕina” denen odundan yapılmış bir huni bulunur. Olukta biriken su “sṕina”da sıkışarak yüksek basınçla çarka çarpar ve çarkı hızla döndürür.

Çarkın ortasından değirmeninin içine uzanan demir ya da ahşap direğin ucunda işte o öğütücü taş vardır. Değirmen taşı (Karmaťe kva) adı verielen bu taşın çapı yarım metre kadardır. Altında yine düz ve yuvarlak sabit bir taş bulunur ki mısır taneleri bu iki taşın arasında sıkışarak öğütülür ve un dışarı atılır. “Moconi” ya da “maydoni” adı verilen ve mısırın aniden dökülmesini engelleyecek şekilde piramit gibi aşağıya doğru daralan ahşap kap tam değirmen taşının üzerine kuruludur.

Mısır taneleri buraya dökülür. Piramidin daraldığı alt noktada “ǩaiǩa” adı verilen, kayığa benzeyen, otuz santim uzunluğunda, on santim genişliğinde, uç kısmı değirmen taşı genişliği kadar daralan üstü açık ahşap bir kutu vardır. “Ǩaiǩa”nın ucu tanelerin bir anda dökülmesini engelleyecek şekilde hafif yukarıya kalkıktır. Değirmen taşının içine düşen taneler burada birikir. “Ǩaiǩa”ya bağlı olan ve dönen taşa değen “ťoǩťoǩoro” taşın hareketini buraya aktararak titreşim yaratır ve azar azar tanelerin değirmen taşına dökülmesini sağlar. “Ǩaiǩa” bir iple üstündeki “moconi”ye bağlıdır. İpin ucunda irice bir taş bulunur. Ǩaiǩa’nın değirmen taşının deliğine yakınlığı bu taşla ayarlanır. Ayrıca öğütülen unun kalınlığını ayarlamakta kullanılan “Edanzhaşe” denen mekanizma, dönen kısmın yüzeydeki taşla arasında kalan mesafeyi ayarlayarak unun istenen irilikte öğütülmesini sağlar.

Öğütülen un değirmen taşının etrafını çevreleyen alana dökülür. Değirmende fazlaca geniş olmayan bir ya da iki pencere vardır. Pencereler fare girmemesi için muhafazalı olmak zorundadır. Aynı şey kapı için de geçerlidir. Ama her halükarda değirmende fare bulunur ve iyi beslendikleri için olsa gerek bayağı da irice olurlar.

Bazı değirmenlerde, içeride ya da girişte bir şömine de bulunur. Burası daha çok kışın ateş yakıp ısınmak içindir. İnsanlar mısır öğütme sırasına girdikten sonra epeyce orada beklemeleri gerekir. Bu arada ateş yakılarak ısınılır. Hemen belirtelim, bir değirmenin büyüklüğü beş-altı metrekare civarında olur. Yani içeride çok sayıda insanı aynı anda barındıramazlar. Değirmenin boş kaldığı zamanlarda suyu kesmek üzere arkın (xerǩi) uygun bir yerinde “Celağobaşe” bulunur. “Celağobaşe” ile su değirmene verilir ya da kesilerek yönü dereye çevrilir.

Değirmen Ustaları

Değirmen bir çok zanaatkarın bir araya gelmesi ile yapılır. Ancak bunlar arasından ustalık gerektiren en önemli iş değirmen taşının yontulmasıdır. Elbeteki oluğundan, çarkına kadar her kısım için ustalık gerekmektedir. Ancak asıl uzmanlık gerektiren şey, değirmen taşı ile altındaki taş arasındaki uyumdur. Hareketli öğütücü taş, öyle bir oyulmalıdır ki üzerine oturduğu sabit taşla uyum sağlasın. Aksi halde un istenildiği gibi öğütülemez. Birazı kalın birazı ince olur. Ve hareketli taşa uygun bir şekil vermek başlı başına taş oyma sanatı içine girebilecek estetik bir anlayış ve el yeteneği gerektirir. Bundan dolayı elli yıl kadar önce, hatta son yirmi yıla kadar değirmen ustalarının toplum içinde az bulunur meslek erbabı olarak değer bulurlardı. Lazların iktisadi yaşamında, toplumsal iş bölümünde değirmen ustalığı kolayca anlaşılacağı üzere bir meslek dalı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Değirmende Un Öğütme

Sonbaharda mısır hasadına başlanması (oťaxu) demek artık bir önceki yıla ait ürünün bittiği ya da bitmek üzere olduğu anlamına da gelir. Bu durumda yeni ürünün kendiliğinden kuruması beklenmez, ateş üzerine asılarak çabucak kurutur ve yeni hasad değirmene götürülürdü. Henüz tam kurmamış mısırdan elde edilen bu una “yeni” (ağanişi) adı verilirdi. Lazlar çuvalladıkları mısırlarını değirmene götürdüklerinde sıraya girerlerdi. Herkes mısır çuvallarını ardarda sıraya dizer öğütme sırasının kendilerine gelmesini beklerdi. Sıra beklememek için de değirmene gece yarısından sonra, tan yeri ağarmadan değirmene gidilirdi.

Sosyal Ve Kültürel Mekanlar Olarak Değirmenler

Değirmene en çok gidenler kadınlardı. Hatta üretim sürecinde aktif yer alamayan yaşlı kadınlar ve az da olsa erkekler bu iş için oldukça uygundular. Tabi ki, kadınlar ve genç kızlar da değirmenlerin sürekli müdavimleri arasında olurlardı. İşte sosyal bir mekan olarak değirmenler bu noktada işlev görmeye başlarlar. Aynı ya da yakın köylerden değirmenlerde biraraya gelen kadınlar buralarda birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı bulurlar, dertlerini, meramlarını burada açarlardı. Değirmenin şöminesinde ateş yakılır. Sohbetler gün boyu devam ederdi. Burada oyunlar oynanır,  şarkılar söylenir, masallar anlatılır, bilmeceler sorulurdu. Velhasıl kültüre dair birçok değer hayat bu lurdu kadınlar dünyasında. Böylece kültür yeniden üretilir, hemde gençlere aktarılarak geleceğe taşınırdı.

Unutmamak gerekir ki Laz dili ve kültürünün en önemli taşıyıcıları kadınlardır ve değirmenler farklı köylerden kadınların biraraya gelebildikleri nadir mekanlardan biridir. Kadınların bu derece yoğun bulunduğu ortamlar doğal olarak genç kızların da gözlendiği, gelin adaylarının belirlendiği mekanlardır aynı zamanda. Bu yüzden değirmene giden genç kızlar bunun bilincinde olarak evliliğe hazır bir genç kızın yapması gerektiği gibi ağır başlı davranır, gelin olmaya aday olduklarını gösterirlerdi. Laz kültüründe değirmenle ilgili çok sayıda söylence, anı, şarkı, şiir, söz, deyim, atasözü bulunur.

Karmaťeşi kvalepe

Koǩoxedes dalepe

Kva muntxi do doťaxi

Ubaşi makvalepe

Değirmenle İlgili Bazı İnanışlar

Değirmenler bulundukları ortamlar ve bu ortamların atmosferlerinden dolayı halk inanışlarında, söylencelerde önemli bir yere sahiptirler. Herşeyden önce kuytu yerlerde kurulu olmaları, çarkın, taşın ve derenin çıkardığı seslerden olsa gerek insanlar arasında ürkütücü bulunurlar. Tenha ve terkedilmiş bir havaları vardır değirmenlerin. Bu da insanları korkutur. Ancak bundan dolayı mı korkutucudurlar yoksa korkutucu şeylerin çok anlatılmasından dolayı mı bilinmez;  korkulur ve anlatılır, anlatıldıkça abartılır, anlatımlar abartıldıkça korkular artar ve korkular arttıkça yeni ve daha korkutucu şeyler anlatılır. Değirmenlerde, değirmenlerin etrafındaki kuytuluklarda var olduğuna inanılan varlıklardan biri “činǩa”ya da “peri”dır.

“Činǩalar” ya da “periler” gün kararınca ortaya çıkarlar ve sabah horozun ilk ötüşüyle birlikte ortadan kaybolurlar. Bundan dolayı insanlar hava karardıktan sonra değirmene gitmekten, en azından yalnız gitmekten imtina ederler. Karanlıkta değirmenin yanından geçmek de tercih edilen bir şey değildir. Her an taş atılabilir ya da “činǩa” korkutucu bir görünmle insanın karşısına çıkabilir. Lazona’nın köylerinde bu konuda çok sayıda hikaye duymak mümkündür. Değirmende “činǩa” gördüğü için delirenler, “činǩa” ile değirmende horon oynayanlar, sohbet edenler ve daha bir çok konuda anlatımlar hala belleklerde ki canlılığını korumaktadır. İnanışa göre, değirmeni döndüren çarkı şayet bir insanın saç teli bağlanırsa çarkın dönüşü ile birlikte o insan delirir. İnsanlar buna inanır ve bunun çok günah olduğunu düşünürler. Bu şekilde deliren insanlardan bahsedilir ve böylesi bir kötülük yapan birine iyi gözle bakılmaz.

Laz Kültüründe Çelik Çomak Oyunu

Osman Şafak Buyuklişi

Bütün çocuklar gibi Laz çocuklarıda çocukluğunda çeşitli oyunlar çıkarmış ve çocukluklarında onlarla oynamışlar. Benim çocukluğumda bende böyle oyunlarla büyüdüm. Bu oyunlardan biri olupta şimdi çok oynanmıyan çelik çomak oyununu anlatacağım. Çelik çomak oynamak için çoğunlukla düz, bitkisiz, ağaç olmayan terler seçilir.

Yerin genişliği çok önemli değildir, uzun olması yeterli olur. Çelik çomak en az iki kişi ile oynanır, ondan başka ne kadar insan olsada oyuna katılabilir. Çelik çomak oyunu için iki sopa kullanılır. Biri dört karış, diğeri de birbuçuk karış uzunluğunda olur. Uzun supanın bir ucunun iki tarafıda yontulmuştur. Kısa sopanın iki ucuda yontulmuş ve sivri uçları kimsenin bir tarafına batmasın diye yuvarlaklaştırılmış olur.

İlk oyuna başlıyacak oyuncu toprağa yapılan küçük çukurun üzerine kısa sopayı koyar, sonra uzun sopayı eline alır, onun yontulmuş ucunu çukura sokar. Çukura konmuş olan Kısa sopa fırlatıldığında kimse kapamazsa, o zaman sopanın düştüğü yere gider ve orada oyuncu uzun sopanın yontulmuş ucunu kısa sopanın altına sokar ve kısa sopayı yukarı doğru sektirir. Sektirilen kısa sopa yere düşene kadar uzun sopayla sektirmeye devam edilirken saymayada başlanır. Kısa sopa kaç defa sektrilirse o kadar sayı alınır. Birde, burada sopa sektirilirken rakip oyuncuya kaptırmayacak, o zaman hakkı yine yanar.

Sonra kısa sopa ne kadar sektirilirse sektirilir ve sonunda hızla vurulup yine daha uzağa fırlatılır. En sonunda kısa sopa yere düşer. Düşene kadar kaç kere sektirilmişse o kadar sayısı olur. Bir adım içinO kadar sayı ekler, hesap edip sayarak başlama yerine kadar adımlar. Böylelikle sonunda kim daha çok sayı yapabilirse o, ya da onlar rakiplerini yenerler.

Çelik çomak oyunu sekiden çok oynanırdı, şimdi başka çok oyunlar çıktığı için kimse oynamıyor. Ben oynayabilecek yer bulduğumda orada öğrettiğim çocuklarımla ve arkadaşlarımla yine oynuyoruz. Bu oyunlar kimseye öğretilmezse zaman geldiğinde unutulacak, Laz dili ve kültürü gibi.

Lazcada Söze Dayalı Çocuk Oyunları: Oǩotkvalape

İsmail Avcı Bucaklişi

Bu çalışmada Lazcadaki söze dayalı çocuk oyunları 5 bölümde incelenmiştir.

1) Očanduşi

2) Ǩiǩiliǩi be mamuli

3) A Daçxuri Komomçi

4) So Ulur Ṕaṕu?

5) Oťrebis-na celemižuťu cari

1) Očanduşi

Očanduşi, çocuklar tarafından oynanan bir kelime oyunudur. İki kişi tarafından, karşılıklı sorular sorarak oynanır. Birinin sorduğu soru karşısındaki kişi tarafından kafiyeli olacak şekilde cevaplandırılır. Verilen cevaplar genellikle karşı tarafı kızdırıcı, onunla alay eden türden olmalıdır. Ancak normal cevaplar da verilebilir. Asıl önemli olan kafiyeyi tutturmaktır.

Oyunculardan biri davet edendir. Diğeri ise davet edilen. Davet edilen, arkadaşının davetine sorularla karşılık verir. Bunlar, ‘Beni nerede uyutacaksın?’ ve ‘Bana ne yedireceksin?’ sorularıdır. Davet edenin ilk soruya vereceği cevap ile ikinci soruya vereceği cevap kafiyeli olmalıdır. Davet eden eğer kafiyeyi tutturursa, zamanında cevaplar verirse oyunu kazanmış olur ve yeniden davette bulunma hakkını kazanır. Bu bir nevi oyunu kazanmaktır, tersi durumda da oyunu kaybetmek. Böylece oyunu kaybeden, davet etme sırasını karşısındakine kaptırır. Bu kelime oyunu birçok kez tekrarlanarak oynanabilir. Sorular değişmez, ama cevaplarda tekrara düşmemek gerekir. Burada hedeflenen; tekrara düşmeyi engelleyerek çocuğun kelime hazinesini geliştirmek ve çocuğu bu kelimeler üzerinde düşünerek kafa yormaya yčneltmektir.

Entxozepe/ Örnekler : (A: davet eden, B davet edilendir.)

A: Amseri gičandam/ Bu gece davetlimsin.

B: So/ nak moncirare/ domocinare?/ Gelirsem nerede uyutacaksın/ yatıracaksın?

A: Ocakli bageni(s)/ Ocaklı’nın ambarında

B: Mu/ muya mçare?/ Ne ikram edeceksin?

A: Mtui ǩvaconi/ Fare testisi

***

Amseri gičandam/ Bu gece davetlimsin.

Nak domocinare?/ Gelirsem nerede yatıracaksın?

Livadi ǩudelis/ Bahçenin dibinde (kuyruğunda)

Muya mçare?/ Ne ikram edeceksin?

ǯiǯila ǩudeli/ Yılan kuyruğu

***

Amseri gičandam

So moncirare?

Nca(s)

Mu mçare?

Kva/ Taş

***

– Amseri gičandam/ Bu gece davetlimsin.

  Nak domocinare?/ Gelirsem  nerede yatıracaksın?

– ǯemǯes./ Hamakta

  Muya mçare?/ Ne ikram edeceksin?

– Penǯe/ Sümüklü böcek

***

– Amseri gičandam  

Nak domocinare?

– Onʒxeni (s)

  Muya mçare?

– Layči nʒxoni

***

– Amseri gičandam

  Nak domocinare?

– Mbağu(s)

  Muya mçare?

– Mjabu

***

Atina’da (Pazar’da)

– Amseri gičandrare

  So moncirare?

– Çoşǩi/ köşkte

  Mu mçare?

– Fuşǩi/ at pisliği

***

– Amseri gičandam

  So moncirare?

– Ğoberis 

Muya mçare?

– Xvali gomberi

***

– Amseri giçandam?  

Nak domocinare?

– Mele mole  

Muya mçare? 

– Eme o……

***

Furtuna Vadisi’nde

 – Ma amseri gičandram  

So domoncinar?

– ǯemǯe ti 

Mu mçar?

 – Penǯe ti

****

Dutxe’de (Mecit Çakırusta’nın çalışmasından alınmıştır.)

– Amseri gičandrare 

So moncirare?

– Oʒxone 

Mu mçare?

 – Mʒxone

***

– Amseri gičandrare 

So moncirare?

– Mʒxadari 

Mu mçare?

– Mxuluri

***

– Amseri gičandrare  

So moncirare?

– Xinci 

Mu mçare?

– Minci

***

– Amseri gičandrare 

So moncirare?

– Ťoťoǯi 

Mu mçare?

– Xorǯi

***

Amseri gičandrare

So moncirare?

Burme

Mu mçare?

Korme

***

Amseri gičandrare

So moncirare?

Ǩonaği

Mu mçare?

Bureği

***

Amseri gičandrare

So moncirare?

Ǩuli

Mu mçare?

Ǯinťili

***

Amseri gičandrare

So moncirare?

Direği

Mu mçare?

Bureği

***

Amseri gičandrare

So moncirare?

Direği Mu mçare?

Bureği

***

Hopa’da (Hopa-Bucak köyünde derlenmiş üç örnek. Yosep Qipşizhe, Čanuri Ťeksťebi, Tbilisi, 1939.)

Amseri gičandep

So moncirap?

Omtvaş dudis

Mu mçap?

Mončvaş mundi

***

Amseri gičandep

So moncirap?

Bağuş tis

Mu mçap?

Mjvabuş ti

***

Amseri gičandep

So moncira?

Xinciş tis Mu mçap?

Ğeciş ti

***

Amseri Gičandep

So Moncirap?

Ocaǩluği baconi

Mu mçap?

Mtugi čveri qvaconi

***

Sapanca’da (Nafiz Bostancı’dan derlenmiştir.)

– Amseri gičanda/ Bu gece seni davet edeyim 

So miqonop ?/ Beni nereye gčtǩreceksin?

– Ǩiʒişa/ “ǩiʒi”ye

Mu mçap ? /Ne yedireceksin?

– Coğoriş ʒiʒi/ kčpek memesi

***

Sapanca’da bir başka versiyon: “Ma meulu” Burada da soru ve cevaplar arasında bir kafiye bulunmakla beraber, sorular ve verilen cevaplar  “očanduşi” oyununda olduğundan farklıdır.

***

Ma meulu/ Ben gidiyorum

-So nulu?/ Nereye gidiyorsun?

– Ğardoğali/ Dereden dereye 

Mu mça-gion?/ Ne ikram edeceksin?

– Čarğali/ Yengeç Oxxx! /ohhhh

***

2) Ǩiǩiliǩi Be Mamuli

Aşağıda iki örneğini verdiğim ve “ǩiǩiliǩi be mamuli” olarak adlandırdığım söze dayalı bu oyunlar gene çocuklar arasında oynanıyor. Sözleri değişebiliyor, eklenebiliyor, uzayabiliyor ve istenildiği kadar tekrarlanabiliyor.

Arťaşeni

– Dutxe’de Ǩiǩiliǩi be mamuli/ üürüüü ey horoz

So meşǩaxer?/ nerede saklanıyorsun?

– Okormale/ Kümeste

Mu mogozhun?/ Giydiğin şey nedir?

– Mčita çizme/ Kırmızı çizme

Mi mogodu?/ Kim yaptı sana?

– Dadi şǩimi/ teyzem

– Dadi şǩimi/ teyzem

 – Dadi şǩimi/ teyzem

– Maoropen/ Seviyorum

– Çizme şǩimi/ Çizmemi

Derleyen: Mecit Çakırusta

***

Çamlıhemşin – Ğvandi’de

Ǩuǩuli ǩuuuuu paťi paťi

So doloxer?/ Nerede gizleniyorsun

– Ťuťucona/ Isırganlıkta

Mu mogozun?/ Ne giyiyorsun?

– Çabla mbela/ Bez çarık

Mi giču?/ Kim dikti?

– Ṕaṕu şǩimi/ Dedem

Mute giču?/ Neyle dikti?

– Xaminate/ Küçük bıçakla

Ma vorťiǩo laminate/ Ben olsam kör bıçakla                                   

Kaynak: Mustafa Çupina

3) A Daçxuri Komomçi (Esat Sarı’nın katkılarıyla hazırlanmıştır.)

İki kişi tarafından oynanan bir çocuk (10-12 yaşlarında) oyunudur. Genellikle geceleri oynanır. Baba, anne ya da dedenin torununu eğlendirmek ya da güldürmek amacıyla zaman zaman oyuna katıldığı da olur. Oyun, karşılıklı olarak sırayla birçok kez tekrarlanır. Bu oyun, komşudan ateş isteme mizanseninin canlandırıldığı, ikili dialoglara dayanan bir çocuk oyunudur.

Oyun şu şekilde oynanmaktadır: Komşu rolündeki oyuncu, ellerinin parmak uçlarını birleştirir, parmak aralarını açarak basamak haline getirir. Birleşik iki parmaktan oluşan her bir basamak, bir komşuyu (ocağı) temsil eder. Oyunculardan biri, küçük parmakların bir-leştiği yere kendi işaret parmağını koyarak; “A daçxuri komomçi/ bana ateş ver” diye komşudan ateş ister.

Komşu; “Ma var miğun, jin exťi/ bende yok yukarı çık” diyerek bir sonraki komşuya yollar. Bu şekilde basamaklar tek tek çıkılır ya da komşulardan tek tek ateş istenir. Sıra işaret parmaklarının birleştiği basamağa (komşuya) geldiğinde oyuncu gene ateş ister. Ama burada diyalog değişir. Oyunun devamına bakalım.

1. adım: A Daçxuri Komomçi/ Bana ateş ver    

Ma va miğun, jin exti/ Bende yok, yukarıya çık (komşuya git)

2. adım: A Daçxuri Komomçi      

Ma va miğun, jin exti

3. adım: A daçxuri komomçi               

Ma va miğun jin exti

İşaret parmaklarının birleştiği son basamakta

4.adım: A daçxuri komomçi/ Bana ateş ver    

Doloxťi do kečopi/ İçeri (eve) gir de al 

 – Layči ceren, memoǩaṕasere/ Köpek  var ,  ısıracak    

Cari duǩani do golaxti/ Ekmek atıp geç   

– Aha cari kodevuǩani/ İşte ekmeği attım. (temsilen bir parça ekmek parmak arasından içeri atılır)

Ğaffff (kčpek kapma sesi çıkarılır. Böylece temsilen kčpek saldırmış olur)

Oyuncu burada, göya köpek saldırmasın diye temsili olarak kčpeğe bir parça ekmek verir ve elini baş parmak ile işaret parmağı arasına daldırır. Bu aşamada, diğer komşu rölündeki oyuncu havlama sesi çıkararak ateş isteyenin elini kapabilir ya da ateşi almasına izin verebilir.

Atina – Ǩosťanivati köyünde 4. adım sonrası şöyledir:

4. adım:         – A daçxuri komomçi/ Bana ateş ver        

Doloxti do kečopi/ İçine gir de al  

– Berepe nak oran?/ Çocuklar nerede?     

Arso pavrişa idu/ Biri yaprak toplamaya gitti    

Arso puci nčvalums/ Biri inek sağıyor    

Arso incirs/ Biri uyuyor    

– Lači giyonun-i?/ Köpeğin var mı?    

Dağişa idu/ dağa gitti

Çocuklar orada olmadığına ve köpek de dağa gittiğine göre ateş isteyen oyuncu, komşunun evine (baş parmak ile işaret parmağı arasına elini daldırır) girer.

Ve köpek çocuğun elini kapar: Ğaffff!…

4) So Ulur Ṕaṕu?/ Nereye gidiyorsun dede?

(Zimbili çekobaleri, ṕaṕu oği, berepe ekontxozeri uluran/ çıkın bir çubuğa asılı omuza konmuş, dede önde, çocuklar arkada gidiyorlar.)

Bu oyun, “Kabe”ye giden dede ile peşine takılan çocuklar arasındaki yolculuk ve kısa bir diyalogdan ibarettir. “So ulur”, tiyatral yönü bulunan bir çocuk oyunudur.

Bu oyunda sözler ve rol değişmez, ancak oyun bir çok kez tekrarlanır.

Oyunda dede rolünde bir çocuk oyuncu vardır. Dede çıkınına yiyecekler koyar, çıkını bir çubuğa asıp omuzuna asar ve yola koyulur. Onu arkasından takip eden birçok çocuk vardır. Çocuklar dedeye sorar;

– So ulur ṕaṕu?/ Nereye gidiyorsun dede? 

Çabeşa vulur./ Kabe’ye gidiyorum.

– Şǩu-ti mefťat-i?/ Biz de gelelim mi? 

Mot eǩiťorinamt do mexťit./ Gelin ama yellenmeyin.

Dede ile çocuklar arasında anlaşma sağlanır. Biraz yol alırlar. Yolda, çocuklardan biri ağzıyla yellenme sesi çıkarır. Diğer çocuklar da aynı sesi tekrar ederler. Dede buna çok kızar. Geri döner ve kimi yakaladıysa çıkınını astığı çubukla döver. Dede rolünde olan kişi tiyatral yeteneğe sahip biri olmalıdır. Çünkü bu rolün gerçeğe uygun oynanması gerekir. Roller değişmeden oyun bir çok kez tekrarlanır.

5) Oťrebişi cari

İki kişi tarafından oynanan sözlü oyunlardan biridir. Burada biri sorar, diğeri cevaplar. Soru ya da cevap hiçbir şekilde değişmez. Tamamen tekrara ve ezbere dayalı bir oyun olmakla birlikte anadilin gelişmesi açısından önemli ve işlevseldir.

– Oťrebis na-celemizhuťu cari nak on? “Oťrebi”deki ekmeğim nerede?

Mtucik oşǩomu./ Fare yedi.

– Mtuci nak on?/ Fare nerede?

Ǩaťuk očopu./ Kedi yakaladı.

– Ǩaťu nak on?/ Kedi nerede?

Nçalapunas komeşǩaxťu./ Samanlığa girdi.

– Nçalapuna nak on?/ Samanlık nerede?

Pucik oşǩomu./ İnek yedi?

– Puci nak on?/ İnek nerede?

Ťobas diťonu./ Göle girdi.

– Ťoba nak on?/ Göl nerede?

Mumulik oşu./ Horoz içti.

– Mumuli nak on?/ Horoz nerede?

Mčapuk očopu./ Çakal yakaladı.

– Mčapu nak on?/ Çakal nerede? 

Ǩorza mundis meʒoneri araǩani araǩani mendaxťu. / Sap kıçına girmiş halde tepeden tepeye gitti.

Ma-ti jini gzaşe komofťi. “Ben de üst yoldan geldim.” (Son cümle sorulara cevap verenin konuya dahil olduğunu ve olayın bitmesi ile “geri geldiğini”de anlatmaktadır.)

Lazlar’ın vazgeçilmez tutkusu: Atmacacılık

Esat Sarı

Lazona’da, Ağustos ayı geldiğinde yöreye özgü heyecan verici bir serüven olan atmaca avcılığı başlar. Yurdun çeşitli yerlerinde çalışmakta olan yöre insanlarının bir kısmı bu macerayı yaşamak için yılın bu zamanını iple çeker. Hatta işlerini buna göre ayarlayarak maceraya katılır. Kendilerini ‘Atmacacı’ olarak adlandıran bu insanlar, her yıl atmaca mevsiminde çeşitli organizasyonlar yaparak sahilden dağların içlerine doğru harekete geçer. Atmacanın geçiş yaptığı dağların belli yerlerinde ‘Tenta’ (Çerge /Avlak yerleri) kurarak atmaca ( Lat. Accipiter nisus Laz. Siftheri ) yakalamaya başlarlar. Atmaca yakalanan yerler bazen günübirlik olabildiği gibi bazen de kamp şeklinde organize edilmektedir. Günümüzde yollar ve araçların çoğalması sayesinde ulaşımın kolay olmasına karşılık geçmişte atalarımız bu yolları yaya yürüyerek gidip gelmişler, konaklamak gerektiğinde de yöre insanının pratik zekasının ürünü- ‘Bardi’ leri kullanmışlardır.

Bu tutkunun yöreye nereden, nasıl, ne zaman geldiği ve insanları bu derece etkilemeyi nasıl başardığı hususu tarihin derinliklerinde kaybolurken atmacacıların coşkuları bize birtakım ipuçları vermektedir. Yırtıcı kuşlarla yapılan avcılığın tarihi oldukça eskilere dayanmaktadır. İnsanoğlu doğası gereği avcıdır. Bazı avları kendi yetenekleriyle avlarken bazılarını da hayvanların içgüdülerinden yararlanarak gerçekleştirmiştir.

Lazlar için atmaca aileden biri gibidir… Ülkemizde eskiden beri yırtıcı kuşlarla yapılagelmekte olan avcılık neredeyse kaybolmak üzeredir. Şahin ve doğan ile yapılan avcılık tamamen unutulurken atmaca ile yapılan avcılık Karadeniz’in doğu ucunda; Çayeli, Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Hopa ilçelerinde yaşayan Lazlar tarafından hala yaygın şekilde sürdürülmektedir. Konuya ilişkin yazılı kaynakların bulunmayışı, bu avın kökeni hakkında kesin bir yargıya varmamızı güçleştirmektedir. Her yıl büyük bir hevesle beklenen atmaca zamanı geldiğinde gerekli hazırlıkları yapan avcılar, bu 30-40 gün süre zarfında yaşadıkları hikayeleri dilden dile aktarmaktadır.

Bu anlatılanlara bakıldığında Lazlar’ın bu işi salt av olarak görmekten öte anlamlar yüklediğini görürüz. Öyle ki Lazlar, atmacaya kutsallık mertebesine varan bir sevgi beslemektedir. Atmacacılar için atmaca aileden biri gibidir. Evin en güzel odasında tüneği yapılır ve sabah akşam büyük bir özenle beslenir. Atmacanın yedikleri tamamen (yumurta, et) taze ve doğaldır. Ölen atmacanın ardından günlerce yas tutanlara şahit olduğumu söyleyebilirim.

Aslına bakarsanız ne yakalanan atmaca, ne de bıldırcın bir atmacacının günlerce, hatta haftalarca peşinden dağdan dağa dolaşan avcının çektiği eziyetin karşılığını vermektedir. Ama yine de hiçbir güç bir atmacacıyı bu tutkunun peşinden koşmaktan alıkoyamaz. Her Ağustos ayı geldiğinde dağlar çağırır onu ve işini gücünü bırakıp uyar bu çağrıya.

Atmaca zamanı Lazona’daki bütün kahvelerin ve lokallerin tek sohbet konusudur atmaca. Her avcı kulübünde var olan meşhur palavracılar da bu işe ayrı bir renk katar. Çünkü sadece yaşananlar değil, yaşanmak istenenler de dile gelir bu mekanlarda. Her atmacacının gönlünde yatan ve bir gün yakalamayı hayal ettiği ‘Beyaz açık kara’, ’İpek sarı’, ‘Açık sarı’ olarak adlandırılan değerli atmacalar ya da çok az insanın gördüğü fakat herkesin görmüş gibi farklı şekillerde tarif ettiği efsane ‘İspiri’ atmacası ile ilgili öykülerin abartılarak tekrar tekrar anlatıldığına şahit olursunuz.

Lazların atmacayı bu kadar sevmelerinin bir nedeni de bu kuşların çok kurnaz avcılar olmalarıdır. Bu, doğada iyi bir avcı olan atmacayla ondan daha iyi olduğunu iddia eden insanın mücadelesidir. Atmacacı ciceğeni/ ğaöo’yu atmacaya kaptırmamalıdır. Kaptırırsa karizma çizilir, diğer avcıların alay konusu olur. Atmacacı, atmacaların bütün reflekslerini ve kuşları yakalamak için kullandığı taktikleri iyi bilmeli, tedbirli olmalıdır.

Atmacalar;

• Sabah saatlerinde vadilerden döne döne yükselirken bir yandan da keskin görüşe sahip gözleri ile çalılıklardaki kuşların hareketlerini takip ederler. Yükselerek kendini kaybettirirler ve hiç beklenmedik anda saatte ortalama 80 km hızla taş gibi avın üzerine saldırarak avlanırlar.

• Akşam saatlerinde ise sabah göç ettikleri yönün tam tersine, yüksek tepelerden daha kuytu vadilere doğru alçaktan uçarlar ve bu esnada önlerine çıkan kuşlara baskın yaparak avlanmaktadırlar.

• Yağmurdan sonraki hava açımlarında, hem yağmurdan etki
Laz lenmiş olan tüylerini teleklerini kurutmak için hem de bulunduğu çevredeki kuşları takip etmek için ağaçların dalları arasına saklanmakta, menzile giren kuşlar olursa ani saldırılarla kuşları avlamaktadırlar.

• Kuşların hareketlerini gördüklerinde, daldan dala kısa mesafelerde uçarak saklana saklana yanaşırlar ve ani baskınla avlanırlar

• Tenta da oynatılan kuşa hiç aldırmaz görünen atmacalardan bazıları ani bir dönüşle ağlarla çevrili alana yukarıdan dalış yaparlar ve kuşu ellinizden alabilirler. Buna da Lazcada “Siftheri kodolomikhaphu” denir.

• Kaliteli ve kuvvetli atmacalar, doğada ki kuşları daldan uçurduktan sonra avlarlar. Ağa doğru süzülüp gelen atmaca belli bir mesafeye geldiğinde kanatlarını birbirine çarparak kuşu korkutup havalandırmaya çalışır. Avcı bunu fark edip kuşu biraz yükseltip atmacanın geldiği yönün tersine doğru kuşu kaçırmalı. Yoksa atmaca tuzağı anlar ve yukarıya doğru keskin bir kavis çizerek yönünü değiştirir.

Buna da Lazca da “Siftheri emisthu” denir Bu mahir avcıları yakalamak, onları alt etmek atmacacılarda büyük bir heyecan yaratmakta, hele atmacayı ağa düşürdüğünde adrenalin tavana vurmaktadır.

Kültürümüzün bir parçası olan atmacacılık, insanlarımızın duygu dünyalarını da derinden etkilemiş, değişik zamanlarda çeşitli maniler ve türkülere konu olmuştur. Bu maniler ve türküler dilden dile aktarılarak günümüze kadar ulaşmış ve bazıları keyifle dinlenen ezgilere dönüşmüştür.

Çıkış noktası protein ihtiyacını karşılamak için atmacanın içgüdülerinden faydalanarak bıldırcın yakalamayı-yakalatmayı hedefleyen bu avcılık türü, bugün atmacayı yakalama ve onu gururla kolda gezdirme düzeyine erişmiştir. Güzel bir atmacayı kolunda gezdiren kişi çevrenin ilgi odağı olmakta ve bu da atmaca sahibine büyük bir keyif vermektedir. Lazlar’ın ikiz boyu olan Megreller’de mutluluğun ‘iyi bir at, iyi bir atmaca ve iyi bir av köpeğine sahip olmakla’ mümkün olduğu söylenir.

Peki, nedir bu atmaca ve atmacacılık?

Atmacacılık, gündüz yırtıcı kuşlarından olan atmaca ile (Lat: Accipiter Nisus, Lazca: Siftheri) Bıldırcın (Latince: Coturnix Coturnix, Lazca: Orthiçhi/Othrikhe ) avlamayı amaçlayan ama bu aşamaya gelinceye kadar içinde birçok aşamayı içeren bir avcılık çeşididir. Avcılık usta-çırak ilişkisi içerisinde uzun uğraş ve sabır gerektiren bir aşamadan sonra öğrenilir. Her sosyal olayın bir kuralı olduğu gibi atmacacılığın da yazılı olmayan kuralları vardır.

Bu kurallar uzun zaman içerisinde tecrübeler sonucu ortaya çıkmıştır. Atmaca göçmen bir kuştur. Kertenkele, yılan, kurbağa gibi sürüngenlerle küçük ve orta büyüklükte (Bıldırcın, Yabani güvercin, Çulluk vb.) kuşları da ustaca yakalayabilen iyi bir avcıdır. Avını yakalarken gösterdiği üstün performansı ve atikliği görmeden tahmin yürütmek mümkün değildir.

Nereden geldiğini fark edemediğiniz bir ok gibi fırlayarak avını pençeleriyle yakalar. Ağırlığı 180 -300 gram civarındadır. Erkeği, dişisinden küçüktür. Avda genellikle daha güçlü ve dayanıklı olduğu için dişisi kullanılır. Atmacanın erkeğine “Mamuliwa’ , bir yaşından büyük olanlara da “ Tuyleği” denir.

İnsana daha kolay alıştığından ve av için daha kolay eğitildiğinden o senenin yavruları tercih edilmektedir. İyi huylu atmacalar saklanıp bir sonraki sezonda da avda kullanılmaktadır. Buna “Saklama Tüyleği’’ denmektedir. Ender olsa da doğada kalmış, tüylek olmuş (Tüylerini değiştirmiş) atmacalarla da avcılık yapılmaktadır. Buna da ‘Hava Tuyleği denmektedir. Gözleri yumurta sarısı rengindedir. İçinde karanlıkta büyüyen, ışıkta küçülen siyah renkli beneği vardır. Olağanüstü görme yeteneğine sahiptir. Gagası kıvrık, ucu sivri ve keskindir. Pençelerindeki tırnakları bir iğne kadar sivridir. Avını yakalamada gösterdiği performansta bu pençeleri en önemli silahıdır.

Atmaca; Avrupa, Asya ve Afrika’nın ormanlık alanlarında yaşar. Ağustos ayının ortalarından başlamak üzere Ekim-Kasım aylarına kadar kuzeyden güneye; soğuk kış günlerini güneyde geçirdikten sonra Mart-Nisan aylarında tekrar kuzeye, yavru yapabileceği ormanlık alanlara göç etmektedir. Kuşların üreme bölgelerine gitmek için yaptıkları ilkbahar göçü, Mart ayı ortalarından Haziran ayına kadarki süreyi kapsamaktadır. Üreme dönemi, genel olarak ilkbahar göçünden sonra başlayıp sonbahar göçüne kadarki süreçtir. Sonbahar göçü ise genellikle Ağustos ayından itibaren başlayıp Kasım ayına kadar devam etmektedir. Atmacalar, sonbahar göçünde Orta Avrupa, Rusya ve Güneybatı Asya ormanlıklarında yavru yaptıktan sonra güneye göç ederler. Bu göçler ülkemizin doğu ve batı sınırına yakın iki yolu takip eder. Birinci göç yolu: Alpler’den başlamak üzere Adriyatik sahilleri, Yunanistan, Trakya bölgesine; Trakya bölgesinde kuzey rüzgârına tutulursa İstanbul boğazını takip ederek, güneyden gelen rüzgârlar kuvvetli ise Çanakkale boğazını geçerek güneye iner.

İkinci göç yolu ise Orta Rusya’dan başlamak üzere; Kafkas dağlarının batı yamaçları, doğu Karadeniz kıyı şeridini takiben uygun geçitlerden dağları aşarak Artvin-Borçka -İspir rotasını kullanarak 10 bin metre yüksekliğin üzerinde, vadiden geçen su sistemlerine dik doğrultuda uçarak-İskenderun hattı üzerinden güneye doğru giderler. Atmacalar bu yolları izlerken kendi içgüdüsel eğilimleri ve beslenme ihtiyaçlarına göre hareket ederler. Örneğin aşacağı tepeye rüzgârın dik vurmasını tercih eder. Çünkü önüne çıkacak olan avın -ki bunlar genellikle kendisinden daha iyi uçamayan kuşlardır- bunları kıstırır, yakalar ve beslenmesini de sağlamış olur. Her zaman kuşlara ani baskın yapabilecek ortamları takip eder. Örneğin, boğazlardan döne döne yükselir, buradaki amacı dönerken gözüne kestireceği bir av varsa üzerine bir taş gibi inebilmektir. Tepeleri aşarken rüzgâra göre en yüksek tepenin boğazını hedefler. Zirvelere yaklaştığında, önüne çıkacak olan kuşlara ani baskınlar verebilmek için yere çok yakın mesafelerden uçarlar.

Atmacalar tabiattaki meteorolojik olaylara karşı çok duyarlı hayvanlardır. Ne zaman fırtınanın eseceğini, ne zaman dineceğini çok isabetli bir şekilde tahmin edebilmektedir. Çok iyi tahmin ettiği bu hava şartlarına göre ya yoluna devam eder ya da bulunduğu bölgedeki ormanlığın derinliklerinde geçici bir süre barınmaya çalışır. Esen rüzgâra bağlı olarak atmacaların geçit yollarını değiştirdikleri çok sık rastlanan bir olaydır. Atmaca avcısı üç gün öncesinin ve üç gün sonrasının hava tahmin raporunu iyi bilmeli ve rüzgârları iyi takip etmelidir.

Ülkemizde atmacacılık olarak bilinen atmaca ile avcılık; Rize’nin Çayeli, Pazar, Ardeşen, Fındıklı ve Artvin’in, Arhavi, Hopa, Kemalpaşa, Borçka ilçelerinde, bu yerleşim yerlerine mensup olup da batıya göç edenlerden Kocaeli, Sinop, Yalova, İstanbul, Tekirdağ gibi yerlere yerleşenlerin bu ata sporunu buralarda devam ettirdiklerini görüyoruz.

Atmacacılık, birbirini takip eden avlar zincirinden oluşur. Nihai hedefi atmacanın içgüdüsel eğilimlerinden faydalanarak bıldırcın avlatma yöntemidir. Eski zamanlarda et ihtiyacını karşılamak amacıyla yapıldığı bilinse de bugün eti için atmacayla bıldırcın avlayan insanların var olduğunu düşünemeyiz.

Atmacacılığın bölgemizde ne zamandan beri yapıldığı konusunda çeşitli görüşler vardır. Bir görüşe göre: Romalılar’ın bölgeye gelişiyle beraber Sicilyalı avcıların getirdiği, bir diğer görüş ise Pers kökenli insanların bölgeye getirdiği hakkındadır. Atmaca ile avcılık yapabilmek için birbirini takip eden birkaç aşamayı başarıyla geçmek gerekmektedir.

İlk olarak, “Ciceğeni’’- Ğaçho (kızıl sırtlı örümcek kuşunu Latince: Lanius collurio) yakalamak ve onun eğitimini tamamlamak lazımdır. Ciceğeni olmadan avcılık olmaz çünkü bu kuş sayesinde atmacayı aldatacağız ve ağın içine düşüreceğiz.

Çekirge ve böcekleri yiyerek beslenen Ciceğeni/Gaöo, atmacayı aldatıp yakalamak için çok elverişli bir kuştur. Çünkü alıştırıldığında oturmakta olduğu değnekten kolay kolay uçmayan, uçunca da ayağına bağlı olan ipin menzili kadar (30-40 cm) havaya doğru uçup tekrara değneğe konan ve asla değneği bırakmayan bir özelliğe sahip ender kuşlardandır.

Ciceğeni/Ğaçho yakalamak için iki yöntem kullanılmaktadır. Biri eski tip bir tuzak olan “Kandara” yöntemidir, günümüzde artık pek kullanılmamaktadır. Çatal ağaç arasına konan bir çubuğun üzerine atkuyruğundan koparılan kıllardan yapılan ilmekler dizilir, kuşun oturup da uzanamayacağı bir yüksekliğe, çatal dal arasına gerilen bir ipe de Çekirge (Mkholi) asılarak kuşun çekirgeyi görebileceği bir yere konur. Çekirgeyi yemek için gelen kuş ilmeklerin olduğu çubuğa ayak basmak zorunda olduğundan hareket ettikçe ilmeklerden biri ayağına dolanır ve yakalanır.

İkinci yöntem de çeşitli düzenekleri olan kafeslerdir. Kafeslerin içine canlı vaziyette “Ğvapha’’ (Danaburnu / Gryllotalpa) konarak kuşun dikkati çekilir ve kafese gelince de yakalanır. Yakalanan kuşlar bir ön elemeden geçirilir. İyi kuşlar; göğsü beyaz, sırtı kırmızı, iri gagalı uzun kanatlı ve uzun kuyruklu olmalıdır. Kanat ve kuyruğunun uzunluğu çubuk üzerinde daha uzun zaman durmasını, yorulup pes etmemesini sağlar. Gagasının iriliği ise; kıyılmış et parçalarıyla beslenen kuşun bunu kolayca koparabilmesi ve gıdasız kalmaması için tercih edilmektedir.

Çubuğa oturtma ve yem yeme eğitimi verildikten sonra, kuşların gözleri sadece alt taraftan çubuğu görebilecek şekilde yumuşak bir meşin parçasıyla kapatılır. Bunun nedeni; gözü açık olan kuşlar atmacanın gelişini görünce avaz avaz bağırarak çalıların arasına kaçmaya çalışırlar, bu da atmacayı huylandırır ve tehlikeyi sezen atmaca da yönünü değiştirir. Av gerçekleşmez.

Kuşları hazır hale gelmiş olan avcılar, Eylül ayının başında, atmaca tutmak için atmacanın göç yolu olan dağlara doğru yola çıkarlar. Yola çıkmadan önce dağda kalınacak zamana göre hazırlıklar yapılır, ona göre alet edevatlar alınır. Her şeyin eksiksiz olmasına özen gösterilir. Çeşitli dönemlerde yapılan gözetlemelerden sonra tespit edilmiş olan göç yolları üzerinde atmacayı yakalamada kullanılan “Tenta” denen, ortama uygun çalılardan yapılan kulübeler yapılır.Tenta atmacanın gelişini görecek şekilde dizayn edilir.

Önüne “Neferi” veya “Khali sindomi” denen ağlar gerilir. Atmaca karşı tepeden gelmeye başlayınca avcı Tenta içindeki pozisyonunu alır, siperin arkasına gizlenerek kuşu ağın önünde uçurur. Buna kuş oynatma denir. Atmaca gelinceye kadar kuş oynatmaya devam edilir. Atmaca 3-4 kilometreden bu kuşu görebilir ve eğer aç ise kuşa doğru gelmeye başlar.

Buna “Oxuntsu” (Süzülme) denir. Tabiatta atmacalar genellikle kuşları daldan uçurduktan sonra havada yakalar. Bu nedenle atmaca bir iki metre mesafeye gelince avcı kuşu uçuyormuş gibi çeker. Bu zamanlamayı ayarlamak ustalık ister. Bu da tecrübeyle sağlanır. Geç kalınırsa atmacanın kuşu yaralama ihtimali vardır, kuş erken çekilirse çok zeki bir kuş olan atmacanın hemen tuzağı fark etmesi ve havaya doğru bir kavis çizerek kaçması da mümkündür.

Bütün bu aşamaların başarıyla yerine getirilmesinden sonra ağa düşürülen atmaca önce dikkatli bir şekilde ağdan çıkartılır, kafası ve kuyruğu dışarıda kalacak şekilde bir mendille bağlanır. Daha sonra ayaklarına meşinden yapılan “Çhakşiri” ve uçma esnasında belinin zedelenmemesi için bel bağı bağlanır. Acemi Atmacalar önce kola oturtma ve yem yemeye alıştırılır. Yem yemeye alıştırılan atmacalar kola oturtularak göğüs ve sırt tüyleri okşanır. Buna “Oxomçhu” (Ehlileştirme) denir. Atmacalar genellikle pişmiş yumurta ve tuzsuz etle beslenir. Kola oturtma ve insana alıştırma “Oxomçhu “ safhasından sonra bıldırcın avlama zamanı gelmiştir.

Atmaca, yapılacak olan av için bir gece önceden aç bırakılır. Ertesi gün sabah erken saatlerde av yerine intikal edilir. Av köpeklerinin uçurdukları bıldırcınların arkasından avuç içinde tutulmakta olan atmaca salınır. Atmaca bıldırcını yakalar ve yere oturur, avcı da gider itinalı bir şekilde bıldırcını atmacanın pençelerinden alır. Avda her zaman istenilen sonuç alınamayabilir. Sabahın erken saatlerinde, atmaca susuz ise ya da yeterince ehlileştirilememişse kuşa bakmaz. Bıldırcının peşinden gideceğine döne döne yükselmeye başlar, yeterince yükselince de gidebildiği en uzağa giderek bir ağaca konar. Buna da “Siftheri dingolu’’ (atmaca dolandı) denir.

Atmaca çeşitleri

Atmacanın vücudunu örten tüylerin rengine ve bilhassa göğsündeki tüylerinin rengine ve desenine göre çeşitli adlar verilir ve bu desenlere atmacanın yazısı denir. Bu yazılar usta atmacacılar tarafından okunur. Aynı zamanda bu yazılar atmacaların değerini ve avdaki yeteneklerini de belirler. Tüylerinin rengi ve şekillerine göre Atmacalar üç ana gruba ayrılır: Karalar, Kızıllar ve Sarılar.

Karalar: Bu tür, doğada mevcut olan atmacaların % 45–50’sini oluşturur. Amaca uygun olanı kıymetli ise de huysuz ve avına gitmeyenine de sıkça rastlanmaktadır. Kara, Karanın ufağı, Karanın büyüğü, Kara kızıl, Mçhita kara, Boz kara, Açık kara, Kel boz kara Beyaz Karanın büyüğü, Kara kızıl, Mçhita kara, Boz kara, Açık kara, Kel boz kara Beyaz açık kara, Karanın ispiri diye çeşitleri vardır.

Kızıllar: Doğada mevcut atmacaların %35–40’ını oluşturur. İyi avcı oldukları bilinmektedir. Kızıl, Kızılın ufağı, Kızılın büyüğü, Boz kızıl, Çam kızıl, Mçhita kızıl, Kçe kızıl, Yanmış çam kızıl, Uça çam kızıl, Açık çam kızıl, Beyaz boz kızıl, Xasi mçhita kızıl, Yanmış çam kızılı, Kızıl ispiri diye çeşitleri vardır.

Sarılar: Doğadaki atmacaların % 10–20’sini oluştururlar. Atmacaların en asil olanları bu türdendir. Avcılar arasında Sarı ve İspiri atmacaların piri olarak kabul edilmektedir. Sarı, Sarının ufağı, Sarının büyüğü, İpek sarı, Sarı çam kızıl, sarı boz kızıl, Açık sarı, Yanmış sarı, Beyaz açık sarı, Sarı ispiri diye çeşitleri vardır.

Av mevsimi bitiminde, bıldırcın göçünden sonra normalde bütün atmacalar doğaya yeniden salınır. Bazı atmacacılar her zaman elde edemeyecekleri güzel kuşlarını kışın saklayarak “Tüylek” yaparlar ve ertesi yıl avda kullanmak isterler. Bu kuşlar insan elinde birkaç yıl yaşasa bile eninde sonunda yavru yapamadan ölürler.

Bu kadar sevilen bir kuşun en güzellerinin neslinin tükenmesine gönlümüz razı değilse tutulan atmacaları lütfen sezon sonunda tekrar doğaya bırakarak daha güzel yavrular yapmasına fırsat verelim. Bu şekilde iki amaç yerine getirilmiş olur. Atmacaları seviyorsak ölümlerine sebebiyet verecek her türlü hareketten kaçınalım. Yoksa bir gün bunların da nesli tükenir. Torunlarımıza anlatacak ancak hikâyeleri kalır.

Lazlar’da İmece Kültürü

İsmail Avcı Bucaklişi

Lazona’da yaşam, doğaya karşı amansız bir mücadeleyi gerektirir. Aileler birçok durumda birbirleri ile karşılıksız ve koşulsuz dayanışma ve yardımlaşma içinde olurlar. Bu, yaşamın her alanını içine almakla birlikte en çok ekim, hasat, ev yapımı, yük taşıma, teknelerin denize indirilmesi ya da çekilmesi gibi zor işlerde ortaya çıkar. Ölüm, doğum, evlilik gibi insanların daha çok manevi dünyalarına seslenen durumlarda da dayanışma çok yoğun olarak yaşanır.

Lazona’da aileler arasındaki bu dayanışma en güzel biçimiyle imecelerde ortaya çıkar. Genellikle kadın ve erkek imeceleri ayrı ayrı yapıldığından isimleri de farklıdır; kadınların imecesine noderi, erkeklerin imecesine de meci denilmektedir. Ama işin durumuna göre kadın ve erkek imecelerinin bir arada yapıldığı da olur. İmeceler bir ailenin tek başına yapamayacağı ya da yapabilse dahi uzun zaman alabilecek işlerde gerek duyulan toplumsal örgütlenmelerdir. Öte yandan imeceler, Laz kültürünün var olma, geleceğe taşıma ve kendini yeniden üretme alanları olmaları bakımından da öneme sahiptirler.

Lazona’da imeceye katılmak erkek ve kadınlar için aynı zamanda bir eğlence anlamına gelir. Bu yüzden ailede kimin imeceye katılacağı bir başka açıdan sorun olur çünkü her yetişkin imeceye katılmak ister. Ağır iş yaşamının daha çok kadınların üzerine yüklendiği Lazona’da kadın imeceleri erkek imecilerine göre daha katılımlı, coşkulu ve eğlenceli olabilmektedir. İlk baharda tarlaların ekiminden odun taşımaya ve ekinlerin hasadı dahil bütün işler noderi denilen kadın imeceleri ile yürütülür.

Bir kadının en iyi yine bir kadın tarafından anlaşılabileceği düşünülürse bu ahenkli imeceler daha iyi anlaşılacaktır. Zira erkekler arasında husumet dahi olsa kadınlar bunu kendi aralarında bir sorun haline getirmezler ve birbirlerine yardım etmekten vazgeçmezler. İmecelerde özellikle kadınlar açısından dayanışma duyguları doyuma ulaşır. Yeni dostluklar gelişir, iş yaşamının ağırlığı ve dağınık yerleşimden dolayı nadiren buluşabilen kadınlar bir araya gelirler. İmecede iş şarkıları söylenir. İş sırasında ve arasında kadınlar gruplar halinde şarkılarla karşılıklı atışmalarda bulunurlar. Öte yandan genç kızlar imecelerdeki çalışkanlıkları ile göze girebilmekte ve evliliklerin yolu açılabilmektedir.

Bu yönüyle imeceler düğünlerle birlikte kadınların sosyal ihtiyaçlarını karşılayabildiği mekanlardır. İmecelerin diğer bir özelliği de her imecenin bir liderinin bulunmasıdır. Bu kişiler nüktedanlığı, toparlayıcılığı ve konuşmaları ile köyün en beğenilen insanlarıdır. Önemli olan çok iş yapmaları değil insanları eğlendirerek, yüreklendirerek, dayanışmaya coşku katarak imeceyi renklendirmeleri, çekici hale getirmeleri ve iyi bir dayanışma örgütlemeleridir.

Çoğu zaman insanlar liderin kim olduğuna bakarak imeceye istekle katılır ya da katılmak istemezler. İmecelerin en çok beğenilen diğer yanı ise o gün hazırlanan özel yemeklerdir. İmeceyi düzenleyen aile o güne has en güzel yemekleri hazırlar. Laz böreği ve baklavası imecelerin gözde tatlılardır. İmece hazırlığı birkaç gün öncesinden başlar. Bunun için yemekleri beğenilen biri aşçı olarak görevlendirilir. Erkek imeceleri ise genellikle ağır işlerin yapılmasında örgütlenirler. Ev yapımı, büyük ağaçların taşınması, kayığın karaya çekilmesi ve yüzdürülmesi en önemlileridir. Ayrıca yol yapımı ya da onarımı gibi köyün ortak işleri de erkek imeceleri ile yapılır.

Yaşlıların anlatımlarına göre, bundan elli yıl öncesine kadar, aileler insanları imeceye çağırmak için tek tek evleri dolaşmaz, köyün hakim noktasından yüksek sesle bağırarak imece haberini duyururdu. Hatta bu yöntem başka köylerden insanları çağırmak için de kullanılırdı ki Laz kültüründe imeceye katılmamak ancak çok geçerli bir mazeretle mümkün olabilmekteydi.

Erkek imecileri, kadın imecilerine göre daha gürültülü ve güç gösterilerine dönüşürdü. En ağır yükü kaldıran, en çok yük taşıyan ya da iş yapan kişi diğerlerine karşı kendini üstün hissederdi ve herkes tarafından saygı duyulur, büyüklüğü kabul edilirdi. Erkek imecelerinde ho ho ho hoooooy! Bağırışları ile yankılanır her yer. Hep birlikte ağır bir yükü kaldırabilmek için ön hazırlık, motivasyon ve eş zamanlı yoğunlaşma gereklidir. Helessa yalessa sözleri ile başlayan şarkı bu hazırlığı anlatır. Son aşamada ise hep birlikte ho ho ho hoooooy! bağırışları yankılanır ve yük kaldırılır.

Erkek imeceleri hakkında ilginç anlatımlar bulunmaktadır. Ağaç taşıma imecesinde çok sayıdaki kişi büyük bir ağacı kaldıramamaktadır. Onca çaba boşa çıkar. Bunun üzerine bir çare düşünülür. Katılımcıların coşkusunu arttırmanın tek yolu tulum1 sesidir. Tulumcu gelir. Taşınacak ağacın üzerine oturur. Tulum şişer ve çalmaya başlar. Coşkuya kapılan imececiler helessa yalessa heyya moli yassa hissa hoooy!…2] sözleri ile coşku doruğa çıkar ve ho ho ho hoooooy!… bağırışları ile ağaç kaldırılır.

Lazona’nın kimi yerlerinde bu görevi tulumcu yerine kemençeci yerine getirirdi. Laz kadın ve erkek imecelerinin kendilerine özgü şarkı ve rituelleri vardır. Kadın imecelerinde, özellikle ekim sırasında yamo şarkıları söylenir. Yamo, kadınlar arasında en çok söylenen ve kadın imeceleri ile özdeşleşmiş bir iş şarkısıdır.

Kadınlar tarlanın kazılması sırasında bir araya gelirler ve hep birlikte bu şarkıyı söylerler. Kadın imecelerinde yapılan ve günümüzde artık unutulmuş ilginç bir rituel bulunmaktadır.3 Mısır ekimi imecesine katılan kadınlar işe başlamadan evvel, tarla düz ise ortasına, eğimli ise başına bir küp koyarlar. Bu küp ulaşılacak nihai ortak hedefi işaret eder. Kadınlar ikişerli olup şarkılar eşliğinde tarlayı kazmaya başlar. Kazmaların toprağa her inişini toprak yüzeyinde kazmaların iki kez bir birine vuruşu takip eder. Böylece çok sayıdaki çift aynı anda kazmayı toprağa vurur ve ortak bir tempoyla birlikte ortak bir ritm yakalanmış olur.

Hedef tarlanın orta ya da başındaki küpe ulaşmaktır. Bu ise kendi içinde heyecanlı bir rekabet doğurur. İşin sonuna doğru bütün çiftler küpün etrafında birleşirler ve kazmayı vurup küpü kırar. Ardından herkes kazmasını küpe indirir. Küp param parça edilir. Bu, işin bittiğini gösteren son ritueldir. Böylece imece de sona erer.

Bu şarkılar ve ritueller sırasında dayanışma ve birlik ruhu en üst noktalara çıkar, herkes aynı amaç için aynı ruhla bir araya gelir, tek vücut olur. Ne var ki, bundan sonra yazacaklarım tatlı bir rüyadan uyanmak gibi olacaktır. Ancak artık ne Helessa yalessa ne de Yamo şarkıları kaldı geriye. 1970’lerde çay tarımına geçilmesinin ardından kısa sayılabilecek on-onbeş yıllık bir zaman içinde, geçmişte insanların yaşamlarını sürdürebilmek adına yaptıkları işler yerini meta üretimi ve para kazanma amacını öne çıkaran kapitalist üretime bıraktı.

Yine de imecelerde ifadesini bulan dayanışmanın tamamen ortadan kalktığını söylemek çok doğru olmayacaktır. Az da olsa komşular arsında, çay hasadı, odun taşıma ve ev yapımı gibi işlerde yardımlaşma sürmektedir, eski coşkusunu ve anlamını yitirmiş dahi olsa…

Yazının sön bölümünde hem kadın imecelerini hem de bunun bitşini anlatan Sosyalist Laz şair Helimişi Xasani’nin bir şiirini Lazca ve Türkçe çeviri olarak buraya iliştirmek anlamlı olacaktır.

Laz Folkloründe Düğün ve Düğünle İlgili Ritüeller

İsmail Avcı Bucaklişi

Bir aile oğlunu evlendirmek istediğinde uygun bir kız bulabilmek için çevresini araştırmaya başlar. Bu araştırmada düğünler ve imeceler gibi kızların tutum, davranış olarak kendilerini gösterdikleri ortamlar önemli bir yer tutar. Bu arada tanıdıklarından yardım isterler. İstenecek kız, oğlanın sevdalısı ya da önceden tanınan biri ise bunlara hiç gerek olmayabilir. Her halükarda istemek için düşünülen kız iyice araştırılır, huyu, alışkanlıkları, geçmişi, ailesinin soyu, asaleti göz önünde bulundurulur. En çok üzerinde durulan nokta ise kızın ya da ailesinden birinin herhangi bir şekilde “toplumun namus anlayışına ters düşecek bir durumu ve davranışının” olup olmadığıdır. Ailelerinin mülkiyetleri (sahip olunan arazi vs.) ve asaletlerinin (iyi ocak, iyi ocak kızı) aynı ya da denk seviyede olması da ayrıca üzerinde durulan konulardır. Aksi taktirde evlilik gerçekleştirten sonra toplumun onları küçük görmesine ve saygı duymamasına neden olur. Tabiki fakir bir ailenin, asaletli bir aileden kız alabilmesi gurur kaynağıdır. Tarıma dayalı toplumlara has gelinin çalışkanlığı, sağlığı, aileden gelen bir rahatsızlığının olmaması da tercih sebepleri arasındadır. Kızın verilebilmesi sadece babanın evet demesi ile olup bitecek bir iş değildir. Kızın kardeşleri, dayıları hatta yakın akrabaların da bu evliliği onaylaması gerekir. Yakın çevrenin onaylamadığı bir evlilik gelecekte sorun yaratabilmekte, hoşnutsuzluklara neden olabilmektedir. Tamamen görücü usulü bir evlikte, kızı tanıyan biri (kadın) erkek tarafından birine (kadın) kızdan bahseder (doloşinu) ve istemeleri için o kızın iyi yönlerini anlatır, övgüler dizer (omsku). Erkeğin aile büyükleri de bu kız hakkında araştırma yapar, kızı tanıyanlara sorar (goikhitxu). Bu araştırma sırasında kız hakkında bilgi istenen biri ya da hiç bilgisine danışılmayan biri kızın olumsuz yönleri ile ilgili kötüleyici şeyler söyleyebilir (cethinu) ki bu da kız istemekten vazgeçilmesine neden olabilir.

Kız İsteme (Bozomata Ogoru)

Gelin adayı belirlendikten, taraflar birbirlerini yeterince soruşturduktan sonra sıra kız istemeye gelir. Kızın istenebilmesi için önceden kız ve erkek tarafından kadınlar diyaloğa geçerek kız isteme tarihini saptarlar. Bu arada düğünle ilgili birçok ayrıntıyı da gayriresmi olarak karara bağlarlar.

Söz Kesme/Nişan (Yoxo Cedvalu)

Erkeğin birinci dereceden yakınları kadınlarla birlikte kız evine gider. Bazı yerlerde bu, üç kadın ve üç erkeğin birlikte gitmesi şeklinde gerçekleşir. Aslında bu kız istemeye değil, söz kesmeye denk düşen bir durumdur. Usulen kız babasından istenir. Olumlu cevabın alınmasından sonra gelin adayına yüzük (matzindi), küpe, saat gibi takılar takılır. Dışarı çıkılarak havaya kurşun sıkılır. Böylece müjdeli haber herkese duyurulmuş olur. Düğün tarihi belirlenir. Bu tarih çoğunlukla sonbaharda hasadın kaldırılmasından sonraki zamandır. Erkek tarafı, bu tarihi işgücü kazanma amacıyla ilkbahara almak için zorlar. Zaman zaman bu, anlaşmazlık konusu da olabilmektedir. Söz kesme sırasında karara bağlanan en önemli hususlardan biri de geline alınancak altın miktarıdır. şayet erkek tarafı ilk oğullarını evlendiriyorsa bu miktar ciddi bir pazarlık konusudur. Çünkü belirlenen miktar muhtemelen arkadan gelecek gelinler için de geçerli olacaktır. Aynı zamanda altın, gelinin doğrudan mülkiyeti ve kötü günlerin güvencesidir. Gelin kendi isteği ile koca evini terketmediği sürece bu altınlar kendisinde kalacak, yeni bir ev kurarken bu altınlar kullanılacaktır. Erkek tarafı yeni geline alınacak altın miktarını önceki geline alınandan daha az miktarda belirlerse kız tarafınca asla kabul edilmez ve kızlarına karşı bir hakaret, alçaltıcı bir tavır olarak kabul ederler. Aileler isterse bir nişan da yaparlar. Nişan, yakın çereninin daveti edilmesi ile küçük çaplı yapılabileceği gibi, geniş katılımla bir düğün havasında da yapılabilir. Bu daha çok, nişan kız evinde yapıldığı için, kız tarafının ekonomik gücü, aile çevresinin genişliği ile orantılıdır. Nişana, damat adayı (noğame) de katılabilir. Ama bu tüm Lazona’da geçerli olan bir kural değildir. Damat adayı (noğame) ve gelin adayı (noğamisa) nişanlılık süresi boyunca birbirlerini aleni ve yalnız başlarına göremezler. Eğer bir görüşme olacaksa bu nişanlı kızın yanında bir refakatçı (yakını bir kız) mutlaka bulunur. Ayrıca bu görüşmeden kızın babası ya da erkek kardeşlerinin haberi olmaz.

Ancak, nişanlıların birbirleri ile (asla) görüşemeyeceği şeklindeki bu katı gelenek Lazona’nın bütününde geçerli olmadığı gibi tam tersi uygulamaların yaşandığı yerlerde vardır. Nihayet Hopa’da sözün kesilmesi evliliğin kesin olarak gerçekleştiği anlamına gelir ki bu anlayıştan yola çıkarak nişanlılar rahatça görüşebilir, birbirlerinin evine gidebilir hatta birlikte dahi olabilirler.

Kızın Kaçması-Kızla Birlikte Kaçmak (Meyonu-Ekhoyonu)

Laz kültüründe, Türkçe’de bulunan “kız kaçırma/dağa kaldırma” ifadelerinden anlaşıldığı biçimiyle bir davranış bulunmamaktadır. Lazcada da bu ifadeleri karşılayan kavram/kavramlar yoktur. Kız kendi rızasıyla, baskı ve zorlama olmadan erkeğe kaçabilir (Meyonu) ve erkek kendisine kaçmak/gitmek/varmak isteyen kızı kaçırabilir/alabilir (Ekhoyonu). Bu da kız ve erkeğin sevdalı oldukları halde evlenmelerine karşı çıkılması durumunda gerçekleşebilecek bir durumdur. Buna rağmen ailesinin rızası olmadan erkeğe kaçan bir kız/gelin toplum tarafından hoş karşılanmaz, kınanır. Böyle birine verilebilecek en büyük ceza ise ailesi tarafından dışlanması ve uzun yıllar geçse de baba evine kabul edilmemesidir.

Özellikle babanın, onuru/gururu çiğnenmiştir. Çok uzun yıllar geçse de kızına konuşmaz ya da sıcak davranmaz. Artı, kaçarak gelin olan biri koca evinde de hoş karşılanmaz, yaptığı bu davranışın yüzüne vurulduğu olur. Bu yüzden olsa gerek köy içi ve yakın köyler arası “kaçma” olayına pek/hiç rastlanmaz. Laz kültüründe kızın kaçması/kız kaçırma durumları yaygın değildir. “Kaçma” durumunda araya hatırı sayılır kişiler devreye girerek tarafları barıştırma yoluna gider. Burada erkek tarafı mahcup rolündedir ve anlaşmayı/barışmayı isteyen taraftır. Barışmanın birkaç anlamı vardır: Erkek tarafı kendi oğullarına kaçan kızı baba evine iade ederler ki bunun için de kıza kötü davranılmayacağına dair garanti alırlar.

Akabinde geleneklere uygun, ailenin rızası alınmış da evlilik gerçekleşiyormuş gibi düğün (!) yapılır. Veyahut, kızın ailesi tepkisiz kalır, kızı geri almaya kalkmaz. Yine de kız için baba evinin yolu artık (çoğu zaman) kapanmıştır. En iyi ihtimalle taraflar hiçbirşey olmamış gibi davranırlar ki buna çok ender rastlanır. Anlaşma gayreti daha çok aileler arasında düşmanlık doğmaması içindir. Anlaşmaya varılamaması durumunda kızın ailesinin gücüne göre kızı geri alabilirler, ancak bu pek tercih edilen bir yol değildir. Ya da kesin bir tavır alarak kızlarına ve erkeğin ailesine karşı dostluk yollarını kapatırlar. Erkek ve kızın karşılıklı isteği ile gerçekleşen bir kaçma namus meselesi olarak algılanmaz, kız tarafının geliştirdiği tavırda bu yönde değildir. Sorun daha çok gurur/onur meselesidir Kızın istemi dışında bir delikanlının yapabileceği bir davranış var ki bu kısmen kabul görebilmektedir. Bir erkek bir kızı çok seviyorsa ve onunla ille de evlenmek istiyorsa, bir atiklikle kızın peştemalını başından kapıp kaçar.

Daha ötesi ise kızın saçının kesmektir ki buna pek nadir rastlanır. Ancak bunlar en son yapılabilecek davranışlardır ve haklı bir gerekçesi olması gerekir. Ayrıca bunu yapan kişinin cesaretli ve sağlam bir aileden gelmesi de önemlidir. Yine de o kızın o erkeğe verileceği gibi bir sonuç çıkarılmaz. Laz toplumunda zorla kız kaçırma durumu asla görülmez. Böyle bir şey, olay niteliğindedir, bir namus sorunudur ve sonuçları düşünüldüğünde kimsenin göze alabileceği bir şey değildir.

Baba Evinde Son Gece / Kız Gecesi (Bozo Limci)

Düğünden bir ya da bir kaç gün öncesinden kız ve erkeğin aileleri kendi yakınlarını tek tek evleri dolaşalarak şifaen düğüne davet ederler. Kızın arkadaşları toplanır, eğlence düzenlenir. Genç kızlar kendi aralarında şarkılar (birapa) söyleyip horon oynarlar. Yemekler hazırlanır. Bu arada kına yakılır. Erkekler bu eğlenceye katılmaz. Asıl düğün hazırlığı erkek evinde birkaç gün evvelinden başlar. Düğüne katılacak misafirler için Laz baklavası, ekşaşi, sutlaşi gibi yemekler hazırlanır.

Düğün süresince gerekli eşyalar tedarik edilir. Ev düğüne hazır hale getirilir. Bu hazırlıklar sadece erkek evine mahsus değildir; yakın akrabalar da bu hararetli çalışmaların içinde yer alır ve kendi evlerini gelecek misafirler için hazır hale getirirler. Erkekler horon oynar, şarkılar, destanlar söylenir, insanlar birbirlerine nükteli sözlerle sataşır. Kısaca erkek evinde ahenkli bir çalışma ve tam anlamıyla bir şenlik havası vardır. Herkes ruhsal olarak kendini düğün havasına kaptır. Artık düğün için her şey hazırdır.

Düğün Günü (Çhanda ndğa)

Sabah uygun bir saatte erkek tarafından kalabalık bir grup kız evine doğru yola çıkar. Damat kendi evinde bekler. Yol boyunca tulum çalınır, horon oynanır, genç erkekler haykırılar (gamayoxu/gamacoxu). Bu sırada kız evinde, kız tarafından davet edilenler toplanır, gelin hazırlanır (nusa mowopxu). Geline allık ve beyazlık veren hafif bir makyaj yapılır (makyajı, işten anlayan bir erkek de yapabilir). Gelinlik giysisi giydirilir, yüzü bir tülbentle örtülür (gelinin yüzünü tülbentle örtmek islamiyet sonrası edinilen bir gelenek olsa gerek.). Evin ortasında (pharathamindi) bir iskmleye oturtulur. Gelini damat evine götürecek grup kız evine varır. Damadın babası (yoksa yakını bir erkek) evin kapısına gelir. Kınından bıçağını çıkarıp kapının sağındaki bir boşluğa, kını da solundaki bir boşluğa sokar ve sağ ayakla eve girer.

Gelin evin ortasında bir iskemlede oturmaktadır. Gelinin küçük kardeşi ya da dayısı/bir yakını (besmele çekerek) gelinin elinden tutar ve kaldırıp kayınpederine (mtiri) teslim eder. Adet olduğu üzere gelini kaldırana bahşiş verilir. Kayınpederi elinden tutmuş halde gelin sağ bacağıyla baba evinden çıkar. Kapının sağ ve sol tarafına sokulmuş olan bıçak ve kını yerinden alan kayınpeder bıçağı kına sokar. (Bıçak, çiftin ilişkiye girdiği kesinleşmeden kınından çıkarılmaz). Bu ritüel, çifte büyü yaparak (basarak) ilişkiye girmelerini engellemeyi isteyen çabaların önünü kesmeyi amaçlar. Tulum gelin ağlatma (nusa obgarinu) havası çalar. Gelin, annesi ve diğer yakınları sessizce ağlarlar. Hüzünlü bir atmosfer sarar her yanı. Böylece gelin alayı yola koyulur.

Bu arada gelinin eşyaları evin avlusuna çıkarılır. Adet üzerine dayısı sandığın üzerine oturur ve erkek tarafına teslim etmek karşılığında bahşiş ister. Eğlence ile karşılıklı pazarlığın sonucu gelinin eşyaları erkek tarafına teslim edilir. Nispeten maddi durumu iyi olmayan biri/birileri bu eşyaları erkek evine kadar taşır ve belli bir para alır. Geline yol boyunca ve düğün süresince bir yakını (mdade) refakat eder. Gelinin yüzü tülbentle örtülmüştür (örtünme meselesi tüm Lazona’ya özgü olmayabilir). Ayrıca gelin ve düğüne katılan tüm kadınların ellerinde açılmış halde bir şemsiye bulunur. Yolculuk boyunca tulum çalınır, horon oynanır.

Bazı kişiler “sakatlandım, yerimden kalkamıyorum” diyerek yolun dar olduğu bir yere ya da köprülerin üstlerine otururlar. Bunun anlamı düğün alayının yolunu kesmektir ki yolun açılması için bahşiş vermek gerekir. Yol kesmenin bir başka usulü ise uzunca bir sırıkla yolu kapamaktır. Her halükarda düğün alayının yolunu kesmek ve yolu kesenlere bahşiş vermek adettendir. Bu yüzden küçük pazarlıklar ve tartışmalar yapılır ki yolculuk eğlenceli olsun.

Düğün alayı erkek evine yaklaşınca kız tarafından olanlar damadı çağırırlar. Damat kendilerini karşılamadığı sürece gelini eve götürmeyeceğini söylerler, naz yaparlar.

Bunun üzerine damat düğün alayının olduğu yere gider. Açık haldeki gelinin şemsiyesine pirinç, buğday ve kumi/gumi (bir bitki, buğdaya göre iri taneleri vardır) ile karışık madeni para atar. Bu rituelin anlamı yeni gelinin bolluk, bereket getirmesidir. Çocuklar yere düşen paraları toplamaya çalışırlar. şemsiyeyi gelinin elinden alır, kapatır ve geri verir. Kız tarafından düğüncüler nazlanmaya, ayak diremeye (khuçxe mebazgu) devam ederler. Genellikle olmadık ve değerli şeyler istenir. Erkek tarafı bu istekleri kırmaz ve komik şekillerde karşılar. Eve on adım yaklaşma karşılığında yola halı serilmesini istenince bu durumda pazarlık yapılır, istekleri yerine gelsin diye yere bir bez parçası serilir.

Mesela eve yirmi adım yaklaşma karşılığında bir koyun istenir. Bu durumda bir kişi, başına koyun postu örter yanlarına gider. Silah istenince, silaha benzer bir tahta parçası konur önlerine. Bu oyunlar Arhavi yöresinde ayak direme (khuçxe mebazgu) adıyla bilinir ve erkek evine yaklaşıldığında oynanır. Pazar-Ardeşen taraflarında erkek evine girildiğinde aynı oyun yemek masasında oynanır.

Damadın eve geri dönüşü sırasında yol kenarında duran kişiler (kız tarafından) ince bir çubukla vurarak şaka yaparlar. Bazan şakanın dozunun kaçtığı da olur. Gelin evin avlusuna gelince yere bir asma dalı (binexi ara) konur. Gelin asma dalına sağ ayağıyla basarak geçer. Bu asma dalı çatının üzerine atılır. Bu, gelinin yeni ailesinde kök salması, kalıcı olması için yapılan bir ritueldir.

Damat kapının eşiğinde durarak “hoşgeldiniz” der. Düğün alayı bu söz üzerine damada alkış tutar. Gelin kapının önüne gelir. Kendisine uzatılan şerbet dolu kaba parmaklarını daldırır. Eline bulaşan şerbeti kapının sağına ve soluna sürer. Bu kaptan bir yudum içer. Bir yudum da damada içirilir. Bu rituel, aileye yeni katılan gelinin tatlılık, huzur, mutluluk getirmesi inancıyla yapılır.

Damat gelinin elinden tutarak eve alır ve kendi annesine teslim eder. Kaynana, gelini elinden tutarak açık ateşin (othrebule) etrafında üç tur döndürür (açık ateşin yerini soba alınca rituel sobanın etrafını üç tur dönme şeklini almıştır.). Geline açık ateşin etrafının tavaf ettirilmesi yapılan rituellerin en önemlisidir. Ocak, ailenin varlığının, sürekliliğinin, geleceğinin en açık göstergesidir ve bu yönüyle kutsaldır. Bu rituelle ocak kutsanmış olur. Ardından gelin evin ortasında bir iskemleye oturtulur.

Kucağına bir erkek çocuğu oturtulur. Gelin çocuğu kucağından indirmeksızın üç kez kalkıp yerine oturur. Gelin çocuğa bir çorap ve mendil verir. Erkek çocuk ocağın devamlılığı için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Bu rituelle gelinin yerine getirmesi gereken en önemli görev belirtilir.

Bu rituellerin ardından gelin kaldırılır, refakatçisi (mdade) ve düğüncü kadınlar bulunduğu halde odaya götürülür. Burada gelin, duvarın önüne ayakta durur (nusa eladginu). Ayakta duran gelinin yanına güzel kızların durmasına (gelini gölgeleyebilir düşüncesiyle) izin verilmez. Damat sağdıçları (mdade) nezaretinde odaya girer. Gelinin peçesini açar.

Kadınlar tarafından alkışlanır. Bir müddet gelinin yanında durduktan sonra odadan çıkar. Damadın odaya girmesi ancak davet üzerine gerçekleşir. Gece, gelin ile damat kesinlikle birlikte yatırılmaz. Gelinin odaya alınması ile kız tarafından erkekler “o ho ho ho hooy” şeklinde koro halinde bağırarak eve girerler. Açık ateşin üstünde asılı duran zincir (ülemuri) yukarı çekilip asılır. Ateşin etrafında halka olunur. Burada selim sayma (selimi osvaru) denen kafiyeli dörtlükler tulumsuz, koro halinde söylenir. Düğün aşçısına, sahibine, damada sataşmaların olduğu dörtlüklerin arasında nakarat olarak “helesa yalesa heyamoli yasa isa hey!” sözleri tekrarlanır.

Düğün sahibinden sabah oluncaya dek horon oynamak üzere evin kendilerine tahsis edildiğine dair söz alırlar. Düğün süresince kadınlar ve erkekler ayrı odalarda bulunurlar. Kadınların bulunduğu odaya bir erkeğin girmesi pek/hiç hoş karşılanmaz. Hatta bu tür durumlar çıkan kavga ve dargınlıkların başlıca nedenleri arasındadır. Bir erkeğin kadınların bulunduğu odaya girebilmesi ancak çok yakın birinin orada bulunması ile ve kısa bir süre için mümkün olabilir.

Ardından sofra kurulur ve mangali adı verilen oyun oynanır. Mangali oyunu daha çok Pazar-Ardeşen tarafında oynanırken, Arhavi yöresinde bu oyun gelinin damat evine yaklaşması sırasında oynanır. Mangali oyununda evin içinde bir sofra kurulur. Bu masaya kız tarafının ileri gelenleri oturur. Masaya konan tabaklar ters çevrilir. Tepsi tepsi baklava istenir. Yemeklerin zehirli olup olmadığını öğrenmek için doktor istenir. Doktor olarak damat getirilir ve ilk lokmayı damat yiyerek kontrol etmiş olur. Tabanca istenir, çalışıp çalışmadığını kontrol etmek için bir dolu atılır. Koyun istenir, posta bürünmüş bir adam getirilir vs. Arhavi yöresinde aynı oyun küçük bir farkla oynanır. İstekler, gelir mola, gelmez mola, baklava gelsin, tira mola (mulun mola, moxtas mola, baklava moxtas tira mola!) sözleriyle dile getirlir.

Sözler genellikle Lazca söylenmekle birlikte sahile yakın yerlerde Türkçenin kullanıldığına da rastlanır. Mangali ya da ayak direme, eğlenmek amacıyla oynanan bir oyundur. Pazarlıklara ve ilgin konuşmalara sahne olur. Nihayet oyunların bitmesi ile horona durulur. Horon sırasında birinin öncülük etmesi ile koro halinde enişte çağrılır. Damadın horona girmesi ile horonun temposu düşürülür, damada atfen karşılamalı şarkılar söylenir. Daha sonra eniştenin babası, amcası gibi kişiler aynı şekilde çağrılır. Arhavi yöresinde, horon sırasındaki bu çağırma damat bağlama (Sicaş Mekhoru) adıyla bir oyun halini almıştır. Horonun yavaşlama seanslarında, koronun söylediği “vaha hay” nakaratları arasında damat, babası vb. çağrılır, kişilere sataşılır, laf atılır. Laz düğünlerine davet olmaksızın başka köylerden horon oynamak amacıyla gruplar (partia) katılır. Gece boyunca her partiya’ya kendi hornunu sergileme fırsatı tanınır ve her partiya en güzel horonunu oynar. şafak sökmek üzere iken her partiya’nın horon başı biraraya gelerek sabah horonu oynanır. Günün doğması ile birlikte tekrar yemek yenir.

Horon gün boyu devam eder. Buna kız sabahı (bozo çhumani) denilmektedir. Düğüncüler geç saatlerde dağılır. Düğün gecesinin horon kadar renkli geçen eğlencelerinden bir de şairlerin atışmalarıdır. Lazca’da buna okhobalu denir. Tek tek kişiler ya da ikişer üçer kişiden oluşan kadınlı erkekli gruplar, iki dizelik sözlerle atışırlar. Atışma, kemençe eşliğinde ve kaidelidir. taraflardan biri yenilinceye dek devam eder. Okhobalu zaman zaman horonun yerine geçebilir.

Eniştenin Davet Edilmesi(Sica Oöandu)

Aynı gün damat kız evine davet edilir (sica oçhandu). Damat davet edilmeksizin kız evine gitmez. Bu adetten bir davettir. Damada yakınları ve sağdıcı eşlik eder. Damat kız evine gittiğinde mangali adı verilen oyun tekrarlanır. Oyun sırasında damat masaya oturmadan kimse oturmaz. Evin uzak oluşuna göre damat karısının evinde bir gün kalır ya da eşiyle birlikte kendi evine döner. Düğünün üçüncü günü (dördüncü gecesi) yeni gelin babasının evine gider (khuçxe tavaşe olva). Bu da olmazsa olmaz bir adettir. Bu gidişe damadın eşlik etmesi gerekmez. Yeni gelin babasının evinde bir gece kalır ve kocasının evine döner (khuçxe tavaşe goktalu). O gece ilk kez eşiyle birlikte yatar ve birlikte olurlar. Ertesi sabah, düğünün ilk günü gelinin baba evinden çıkarılışı sırasında kınına sokulan bıçak ilk kez kınından çıkarılır. Laz halk inancına göre kınından çıkarılan bıçak evliliğin tam olarak gerçekleştiğini gösteren son ritueldir.

Yerine getirilmesi gereken son adet ise, ne zamana denk düşerse düşsün düğünden sonraki Ramazan ayının ilk günü gelin, baba evinde sahura kalkar. Koca evine dönüşte bir defaya mahsus bir tepsi baklava götürür.
Kocaevinde Gelinin Durumu (Nusaloba/Onusalu) Laz gelinin yeni evde bir takım kurallara uyması gerekir.

Kısaca değinirsek; yeni gelinin, oturma yerinin (pharakhamindi) aşağı kısmında (ongure do tsale) ayakta beklemesi gerekir. Bu süre, üç yıl ile en iyi ihtimalle bir yıl arasındadır. Bu süre boyunca kaynana ve kayın peder evde iken oturamaz ve onlar istemedikçe konuşamaz. Burun dahil olmak üzere bir peçe ile örtülüdür. Kocası ile de konuşmaması gerekir. Kaynanasının yanında çocuğunu emziremez. Bir Laz gelininin genel olarak sergilemek zorunda olduğu tutum ve davranışları, Laz kültüründe özel/farklı bir yere sahiptir. Tutum ve davranışlara nusaloba, bunu anlatan fiil de onusalu sözcükleri ile dile getirilir.


Düğünle İlgili Ritüeller

Nusa moselu: Gelinin küçük erkek kardeşi tarafından oturduğu yerden “bismillahi” diyerek kaldırılması.


Xami do oçxe ekhnas celatzonu: Kayınpederin gelini almak üzere kız evine girerken bıçağını kapının sağına, kını kapının soluna saplaması.


Kumi gobğalu: Gelin koca evine yaklaştığında, damadın pirinç, buğday, kumi ile karışık madeni parayı gelinin şemsiyesine atması.

Binexi aras cebazginu do otvas eyothoçu: Koca evinin kapısına gelen gelinin asma dalına basıp geçmesi ve bu dalın evin çatısına atılması.

Ekhnas lora mesvapu do oşvalu: Evin kapısına gelen gelinin şerbet dolu bardağa parmağını daldırarak kapının sağ ve soluna sürmesi, kendisinin ve damadın bundan içmesi.


Othrebules nusa goyonu: Kaynananın gelini üç kez ocaklığın etrafında döndürmesi.


Bere golathaçu: Evin ortasına, bir iskemleye oturtulan gelinin kucağına erkek çocuk oturtulması; gelinin çocuk kucağında olduğu halde üç kez oturup kalkması.


Son söz Yukarıda anlatılan eski Laz düğünlerinin tipik şeklidir. Günümüz düğünlerinde neredeyse hiç bahsedilen ritüellere rastlanmaz ya da çok az rastlanır. Daha farklı ritüellere de rastlamak mümkündür. Bu adetler ve ritüellerden bazılarının yaşadığı köyler de vardır. Bugün 40 yaş civarında olanlar böylesi düğünlere tanık olmuş, yaşamıştır. 70’li yıllardan sonra birçok folklorik değer yok olmaya yüz tutmuştur.

Laz Kültürü Üzerine

İsmail Avcı Bucaklişi

Doğu Karadeniz, sahilden itibaren dik yamaçların yükseldiği ve çok sayıda akarsu tarafından bölünen vadilerden oluşan bir coğraf­yadır. Bu yüzdendir ki bölgede geniş tarım alanları bulunmamakta­dır. Evler dağınık, tarlalar parçalı ve irili ufaklıdır. Sahildeki kasaba yerleşimleri vadi boyunca biriken akarsuların denize ulaştığı alan­larda kurulmuştur ve denebilir ki nispeten düz olarak kabul edebi­leceğimiz toprak parçaları da yine buralarıdır.

Bu bölgede toprak, Türkiye’nin diğer bölgelerine göre daha çok değer kazanır. Toprağa bağlılık sadece ekonomik bir değer olarak algılanmasından değil aynı zamanda kökleri çok eskilere dayanan toplumsal bir psikolojiyi de yansıtır. Bundan dolayı günümüzde şehirleşmiş Lazlar arasında dahi ata toprağını satan kişilere çok nadir rastlanır.

Vadiler, her bakımdan daha güvenli görüldüğü için yerleşimin yoğun olduğu alanlar olmuştur. Yakın bir zamana kadar vadi içlerinde yaşayan Lazların çok azının denizle bağlantısı vardı. Erkekler tuz, sabun gibi çok temel ihtiyaçları karşılamak üzere nadiren kıyıdaki kasabalara inerlerdi. Yaşamını özellikle yüksek köylerde sürdürenler için kasaba, dolayısıyla deniz yabancı ortamlardı.

Tarihçi Antony Bryer, Lazarın az sayıda kasabaları olduğunu  ve asıl olarak dağlarda, dağınık durumda bulunan yerleşimlerde yaşadıklarını ve sürülerini yazın yüksek yaylalara götürdüklerini yazar. Anadolu’nun en güzel ve en yüksek otlaklarını kullanırlardı ve yaşamları, karlar eridiğinde büyük ve küçükbaş hayvan sürüleri­nin peşinden giden bir mevsimlik göç sistemi üzerine kurulmuştu.1

Sadece yüksek köylerde yaşayanlar değil aynı zamanda sahile yakın oturanlar arasında da yaylacılık geleneği vardı. Ama zamanla tarım daha çok önem kazanmış ve yüksek köylerde yaşayanlar ha­riç, Lazların önemli bir bölümü yaylacılığı terketmiştir.

Denizcilikten geçimini sağlayan Lazlar ancak sahilde yaşayan­lardır. Sahil boyunca çok sayıda balıkçı köyünde, bir yandan top­rağa bağlı köy yaşamı devam ederken, erkekler zamanlarının ço­ğunu denizcilikle ilgili işlere harcarlar. Buralarda yaşayanların de­nizle ilgili inançları, rituelleri ve hatta bayramları vardır. Örneğin, 14 Ağustos günü (Rumi takvimde 1 Ağustoz), güneş doğmadan kalkılır. Hiç kimse konuşmaz ve anlaşma sadece işaretlerle sağla­nır. Komşular bir araya toplanmak için birbirine haber verir. Hatta yüksek dağ köylerindeki insanlar bayram vesilesi ile bir gün ön­ceden sahildeki akrabalarına misafir giderler. Kahvaltı yapmadan hep birlikte denize girilir ve yüzülür. Suya girdikten sonra herkes dilekte bulunur. Bereket ve felaketlerden korunmak için dua edilir. Daha sonra kıyıya çıkılır ve topluca yemek yenir.2

Denizle hemen hiç yakınlık kurmamış, denizde yüzmeyi, balık tutmayı bilmeyen (benim gibi) Lazlar varken, öte yandan çok sa­yıda Lazın antik dönemden başlayarak Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde de denizcilikte adlarını duyurdukları da bilinmek­tedir. Buna rağmen, Lazların denizle kurdukları ilişki ve yarattıkları kültürü henüz ayrıntılarıyla biliyor olduğumuz söylenemez. Lazla­rın denizciliği halen araştırılmaya muhtaç bir konudur.

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi kendi coğrafyamızda da modenleşme süreci ile birlikte kültürel çözülmelerin yaşandığını, geleneksel yaşamın yerini modern yaşama terketmeye başladığı­nı, dillerin yok olmaya yüz tuttuğunu biliyor ve yaşıyoruz. Lazlar bu süreci bütün olumsuzlukları ile yaşayan halklardan biridir. Çay tarımının yaygınlaşması ile birlikte geleneksel olan çok şey tasfi­ye oldu bile. Bir zamanlar tarlaları kaplayan mısır ekilmiyor artık. Bazı bitkilerin ancak adı kaldı geriye. Şarkılara konu olan kendirle birlikte dokumacılık da yitip gitti. Dokumacılıkta (oberi/ oşvaleri) kullanılan araçlar tavan aralarına atıldı. Yeni kuşak böyle bir geç­mişten haberdar bile değil. Haberdar olanlarsa bu araçların ne işe yaradığını anlamakta zorlanır hale geldi. Geleneksel tarımın tasfi­yesi geleneksel yaşamı, değerleri , inançları da tasfiye etti.

Gençlerin birbirini tanıdığı, yeni aşkların filizlendiği, Laz şar­kılarının yankılandığı ekim ve hasat zamanlarının imeceleri artık hatıralarda yaşıyor. Yirmi yıl evvel sevdiğine Lazca destanlar yazan ve destanlarını gurula söyleyen neslin çocukları anılarda yaşıyor. Bir zamanlar herkesin dilinde olan destanların yirmi yıl sonra kay­bolmaması için derleme konusu olacağı kimin aklına gelirdi !

Geleneksel mimariden modern mimariye geçiş dönemini ya­şayan bir Laz “Eski evlerin yıkılışını izlemek bizim için büyük bir zevkti.” diye yazar. Gelenekselden modern olana geçiş aynı zaman­da böylesi bir hazzı da içinde barındırır. Düğünlerin köylerden ta­şıma sistemi ile salonlara sıkıştırılması da, anadilin yok olma tehli­kesi altına girmesi de bu sürecin ürünüdür.

Duolingo Lazca Başvurusu!

Dünyanın en popüler dil öğrenme uygulamalarından biri olan Duolingo, tehlike altındaki dilleri destekliyor. Yapılacak başvurular ile Duolingo “Lazca” öğrenmek isteyen kullanıcılara yeni seçenekler sunabilir. Laz Enstitüsü olarak gereken başvuruyu başlattık. Ancak kişisel başvuruların da yapılması gerekiyor. Bu konuda sizlerin desteklerine ihtiyacımız var!

Bunun için Duolingo Kuluçka Merkezi‘ne girip ekte görselini paylaştığımız adımları takip ederek ders açma isteği oluşturabilirsiniz. Sizler bu başvuruyu yaptığınızda bir onay maili alacaksınız.

Ders açma isteğinden önce Duolingo forumdaki bu yorumu beğenmeniz gerekiyor. (yorumun alt solunda yer alan yukarı ok simgesiyle beğenebilirsiniz)

Unutmayın, ne kadar çok başvuru yaparsak o kadar erken destek bulabiliriz.

  1. Adım

2. Adım

3. Adım

4. adım

5. adım

5. adım

Deyimler, Atasözleri: Notkvamepe, Noziťepe

Guri mogalu na mťǩuri buli eǯǩi. (Kızdın ise git yabani kirazı sök):

Yapacak bir şey kalmadı anlamındadır.

Coğorik onʒoru moiğu. (Köpek elek getirdi.):

Dünyanın çivisi çıktı anlamındadır.

Çala patxums. (Saman silkeliyor.):

Çok konuşup az işin yapan, boşa kürek çekenler için söylenir.

Çeçme ǯalenǩale gololva. (Tuvaletin aşağısından geçmek.):

Ergenliğe girmenler için söylenir.

Eyluği ṕocas celubğun, moyselasi naxven. (İyilik kucağındadır, kalkınca dökülür.):

Nankör insanlar için söylenir.

Çxomişi ǩudeli conǩoy. (Balığın kuyruğuna tutunuyor):

Henüz çok genç olanlar için söylenir.

Dirǩu sťeri. (Böbrek gibi.):

Çok kilolu kadınlar için söylenir.

Dulyas konoksinudo naşǩu. (İşe osurup bıraktı):

İşe başlayıp bırakan tembeller için söylenir.

Karmaťe ǩola sťeri goxťi. (Değirmen anahtarı gibi dolan.):

Bedduadır. Bir kızın çok evlenip boşanması için denir.

Guri eşǩučordu. (Kalbi koptu):

Çok korkan biri için söylenir.

Ti şǩimis ar mťa va mdzgudu do pucik-ti va mcu. (Başımda bir ot bitmedi de inek de otlamadı.):

Başına çok şey gelenler için söylenir.

Nosi şuǩa varen ki megiťaxa mekça. (Akıl salatalık değil ki kırayım):

Aklını kullanamayan kişiler için söylenir.

Ar gzaşi ǩoçi. (Bir yolun adamı.):

Akılsız adamlar için kullanılır.

Kerki merçu. (Ağaç kabuğu sermek):

Saman altından su yürütmek, aldatmak.

2025 Lazuri Duvar Takvimi

2025 Lazuri Duvar Takvimi: Bir Kültürel Hafıza ve Dil Yaşatma Projesi   Laz Enstitüsü tarafından hazırlanan 2025 Lazuri Duvar Takvimi, Lazcanın yaşatılması ve kültürel hafızanın korunması...